Bölüm 7
Jedi’lar Neden Kaybetti? — Kurumların Körleşmesi
Jedi Düzeni’nin sonunu yalnız kibirli, hatalı ya da halktan kopmuş bir elitin kaçınılmaz çöküşü gibi anlatmak kolaydır; ama böyle bir başlangıç hem Star Wars’u hem kurumların gerçek doğasını basitleştirir. Jedi’lar binlerce yıl boyunca yalnızca ışın kılıcı kullanan ayrıcalıklı bir tarikat değildir. Cumhuriyet’in savaşsız dönemlerinde arabuluculuk yapar, gezegenler arası anlaşmazlıklara müdahale eder, diplomasinin başarısız olduğu noktalarda sınırlı güç kullanır ve çoğu zaman devletin büyük bir ordu kurmasına gerek kalmadan düzenin korunmasına yardım ederler. Bir kurumun sonunda felaketle sonuçlanan hatalar yapması, geçmişte hiç işe yaramadığı anlamına gelmez. Tam tersine, uzun süre başarılı olmuş kurumların en büyük riski, başarılarının kendi yöntemlerini sorgulama ihtiyacını azaltmasıdır. İnsanlar gibi kurumlar da “bunca yıl çalıştıysa doğru yapıyoruz” düşüncesine sığınabilir.
Geçmiş başarı, Jedi’lara yüksek bir başlangıç güveni verir: yöneticiler onlara danışır, halk deneyimlerine ve yeteneklerine saygı duyar. Ancak bu güvenin her yeni kararı da haklı kıldığı varsayılırsa hesap verme ihtiyacı zayıflar. Bir kurumun geçmişte neden gerekli olduğu ile bugün doğru davranıp davranmadığı ayrı sorulardır.
Jedi’ların temel kimliği Cumhuriyet’in koruyuculuğu üzerine kuruludur; fakat “Cumhuriyet’i korumak” ile “Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu adalet, barış ve hak ilkelerini korumak” aynı şey değildir. Bir kurum kendi meşruiyetini mevcut siyasi düzenle fazla özdeşleştirdiğinde, o düzenin değiştiğini ya da bozulduğunu fark etmekte zorlanabilir. Jedi Konseyi açısından Cumhuriyet bin yıllık düzenin kendisidir; bu nedenle Cumhuriyet’e hizmet etmek çoğu zaman doğal olarak doğru görünür. Fakat siyasi sistem bozulmaya başladığında tam da bu otomatik özdeşlik sorun haline gelir. Devleti korumak adına devletteki yanlışlara fazla yaklaşmak, ilkeleri korumak adına mevcut yönetime fazla bağımlı hale gelmek anlamına gelebilir. Kurumun görevi rejimin devamı mı, yoksa rejimi meşru kılan değerlerin devamı mı sorusu burada doğar.
Jedi Tapınağı’nın Coruscant’ın kalbinde yükselmesi bu nedenle yalnız görsel bir tercih değildir. Jedi Konseyi Senato’ya, Şansölyelik makamına ve Cumhuriyet’in merkezî bürokrasisine fiziksel olarak da siyaseten de çok yakındır. Galaksinin en önemli bilgi akışları tapınağa gelir; diplomatik krizler, devlet görevlileri ve siyasi liderler Jedi’larla doğrudan temas halindedir. Bu yakınlık kuruma güç ve bilgi kazandırır, fakat aynı zamanda bilgi kaynaklarını merkeze bağımlı hale getirebilir. Dış halkalardaki yoksulluk, kölelik, yerel adaletsizlikler ve Cumhuriyet’e karşı biriken yabancılaşma Coruscant’tan bakıldığında dosya, rapor veya görev emri olarak görülebilir. Kurumun hangi bilgiyi önemli saydığı, hangi kararları alabileceğini de belirler.
Merkezî bilgiye aşırı bağımlılık, hangi sorunların “önemli” sayılacağını da belirler. Coruscant’ın gündeminde olan meseleler Jedi Konseyi’nin gündemine daha hızlı girer; başkentin dışında yavaş yavaş büyüyen hoşnutsuzluklar ise tekil görevler olarak kalabilir. Bu, Konsey’in dış halkaları hiç görmediği anlamına gelmez; Jedi’lar galaksi boyunca görev yapar. Fakat sahadan gelen parçalı tecrübelerin merkezi bir kurumsal teşhise dönüşmesi başka şeydir. Büyük kurumlar çoğu zaman tek tek krizleri çözerken krizlerin ortak desenini kaçırabilir. Bilginin var olması ile o bilgiden doğru kurumsal sonuç çıkarılması aynı şey değildir.
Attack of the Clones’daki küçücük Kamino sahnesi bu kurumsal körlüğün neredeyse kusursuz bir metaforudur. Obi-Wan Kenobi, Jedi Arşivlerinde Kamino gezegenini arar ve bulamaz. Başkütüphaneci Jocasta Nu’nun ilk tepkisi arşivin eksik olabileceğini düşünmek değildir; arşivde görünmeyen bir gezegenin var olmayabileceğini varsayar. Gerçeklik veri tabanına uymadığında veri tabanını değil gerçekliği sorgular. Oysa Kamino vardır; üstelik Cumhuriyet’in kaderini değiştirecek dev bir klon ordusu tam orada üretilmektedir. Sorun galakside değil Jedi Arşivleri’ndedir.
Jocasta Nu’nun hatası bilgisizlikten doğmaz; arşivin birikimine duyduğu güvenin sınır tanımamasından doğar. Uzmanlık, yanlış iddiayı ayıklamak için gereklidir. Fakat kaydın eksik olabileceğini düşünmeyi engellediğinde yeni bilgiye karşı savunmaya dönüşür. Kamino sahnesinde kurumun ihtiyacı daha fazla özgüven değil, kendi bilgisini sınayacak bir sorudur.
Tales of the Jedi’daki genç Dooku hikâyeleri bu körlüğü kurumun içinden gösterir. Dooku henüz Sith değildir; Jedi olarak Cumhuriyet’in sorunlu bölgelerine gider ve devletin merkezinde görünmeyen adaletsizlikleri doğrudan görür. Senator Dagonet’in temsil ettiği bölgede köylüler yoksulluk ve baskı altında yaşarken senatörün refahı ile halkın koşulları arasındaki uçurum açıkça görünür. Dooku’nun öfkesi kişisel bir iktidar arzusundan başlamaz. “Biz Senato’ya mı, Cumhuriyet halkına mı hizmet ediyoruz?” sorusu onun içinde erken dönemde belirir. Bir Jedi’ın görevini yalnız seçilmiş makamın çıkarını korumak olarak görmesiyle yurttaşı korumak arasında çatışma çıktığında, Dooku kurumsal sadakatin otomatik olarak ahlaki doğruluk anlamına gelmediğini fark eder.
Dooku’nun daha sonra Darth Tyranus’a dönüşmesi, bu erken eleştirileri otomatik olarak yanlış hale getirmez. Bir kurum hakkındaki doğru teşhis, o kuruma karşı seçilen her yöntemi meşru kılmaz. Dooku Cumhuriyet’in yozlaştığını, Jedi Düzeni’nin merkezî iktidara fazlasıyla yaklaştığını ve dış halkalardaki acıları yeterince görmediğini fark eder; fakat sonunda çözümü şiddet, manipülasyon ve otoriterlikte bulur. Kurumun eleştirmeni yanlış yola sapabilir, kurum da eleştiriyi zamanında duymamış olabilir. İki gerçek aynı anda var olabilir. Demokratik kurumların önemli sınavlarından biri de budur: Eleştirinin sahibini sevmediğimiz için eleştirinin işaret ettiği sorunu reddetmemek.
Dooku’nun ayrılması, Jedi Düzeni’nin eleştiriye nasıl karşılık verdiği sorusunu da açık bırakır. Onun sonraki suçları kendisine aittir; fakat bir üyenin tehlikeli bir yola sapması, daha önce gösterdiği sorunların kurum tarafından çözüldüğü anlamına gelmez. Eleştirmeni kaybetmek ile eleştirinin gerekçesini ortadan kaldırmak aynı şey değildir.
Qui-Gon Jinn, Dooku’dan çok farklı bir iç eleştiri örneğidir. Jedi Konseyi’ne bağlıdır, Düzen’i terk etmeye çalışmaz ve kurumun amaçlarına inanır; buna rağmen Konsey kararlarını sorgulamaktan çekinmez. Kehanet, Anakin’in eğitimi ya da sahadaki görevler konusunda kendi değerlendirmesini korur. Qui-Gon’un değeri her konuda haklı olmasında değil, kurumun içinde bağımsız düşünmenin mümkün olduğunu göstermesindedir. Büyük kurumlar yalnız itaate değil, kendilerini içeriden düzeltecek yaratıcı sürtünmeye de ihtiyaç duyar. Her itiraz “disiplinsizlik” diye algılanırsa kurum kısa vadede uyumlu görünür, uzun vadede kendi hatalarını geç fark eder.
Qui-Gon’un itirazında hâlâ kurum içinde farklı düşünmeye yer vardır. Klon Savaşları bu alanı başka bir baskıyla daraltır: Cumhuriyet’in savunması acil görev haline geldiğinde kurumun ne yapması gerektiğini tartışmak, görevi geciktiren bir engel gibi görülebilir. Geçici bir askerî sorumluluğu kabul etmek ile bütün kurumsal kimliği o sorumluluğa bağlamak arasındaki sınır burada önem kazanır.
Klon Savaşları başladığında Jedi Düzeni’nin kimliği radikal biçimde değişir. Yüzyıllar boyunca barış koruyucusu ve arabulucu olarak tanımlanan Jedi’lar bir anda Cumhuriyet ordusunun generalleri olur. Arabulucu, çatışmanın iki tarafını dinlemeye çalışır; general ise düşmanı yenmek zorundadır. Jedi’ların ahlaki ilkeleri bir gecede değişmez, fakat yaptıkları iş değişir. Kurumların kimliği yalnız tüzüklerinde yazan amaçlarla değil, her gün tekrarladıkları görevlerle biçimlenir.
Generalliğe geçiş aynı zamanda başarı ölçütlerini de değiştirir. Barış koruyucusunun başarısı çatışmayı önlemek, tarafları uzlaştırmak veya şiddeti sınırlamak olabilir; generalin başarısı ise hedefi ele geçirmek, kaybı azaltmak ve düşmanı yenmektir. Kurumun resmî değerleri değişmese bile günlük performans kriterleri değiştiğinde davranış da değişir. Jedi savaş boyunca giderek daha fazla askeri başarıyla ölçülürken eski arabuluculuk becerileri ikincil hale gelir. Kurumsal misyon kayması çoğu zaman tüzüğün değiştirilmesiyle değil, çalışanların her gün ödüllendirildiği davranışların değişmesiyle gerçekleşir.
Daha da çarpıcı olan, Jedi’ların komutasını üstlendikleri ordunun kökenini neredeyse hiç bilmemeleridir. Kamino’da dev bir klon ordusu yıllardır hazırlanmıştır; siparişi verdiği söylenen Sifo-Dyas ölmüştür, projenin finansmanı ve manipülasyonunda ciddi karanlık noktalar vardır ve bütün klonların genetik kaynağı olan ödül avcısı Jango Fett’in Ayrılıkçı liderlerle bağlantılı dünyalarda görülmesi yeni şüpheler doğurur. Buna rağmen savaş başladığında Jedi’lar orduyu kullanmayı kabul eder. Bu kararın savaşın ilk günlerinde taktik gerekçesi anlaşılabilir; Geonosis’te ölümcül bir tehdit vardır. Fakat geçici zorunluluk daha sonra kurumsal alışkanlığa dönüşür. Jedi Düzeni şüpheli bir yapıyı çözmeye çalışırken aynı anda ona bağımlı hale gelir.
Klon ordusuna bağımlılık yalnız askerî değil bilgi bakımından da sorun üretir. Jedi’lar bir yandan ordunun kökenindeki şüpheleri araştırmak zorundadır, öte yandan aynı orduya her gün operasyonel olarak güvenmektedir. Bir kurumun kullandığı araca fazla bağımlı hale gelmesi, o araç hakkındaki şüpheleri sonuna kadar takip etmesini zorlaştırabilir. Çünkü soruşturmanın sonunda aracın güvenilmez olduğu ortaya çıkarsa kurum kendi savaş kapasitesini de sorgulamak zorunda kalacaktır. Bu tür çıkar çatışmaları bilinçli örtbas gerektirmez; örgütler bazen hayati derecede bağımlı oldukları sistemlerdeki işaretleri farkında olmadan küçümser.
Bu değişim halkın Jedi’lara bakışını da etkiler. Cumhuriyet yurttaşları onları giderek daha fazla generaller, askeri karar vericiler ve savaşın yüzleri olarak görür. Jedi Tapınağı artık yalnız bilgelik ve barışın sembolü değildir; Cumhuriyet’in savaş aygıtıyla iç içe geçmiş bir kurumdur. Clone Wars boyunca protestolar, eleştiriler ve savaş yorgunluğu arttıkça Jedi’ların eski ahlaki mesafesi aşınır. Kurumun itibarı yalnız hakkında söylenenlerle değil yaptığı işle de şekillenir.
Bu rol değişimi sahadaki ilişkiyi de zorlaştırır. Ayrılıkçı bir gezegene gelen Jedi, kendisini barışın hizmetinde görse bile karşısındakiler için düşman ordusunun generalidir. Arabuluculuk iddiasının kabul edilmesi artık yalnız Jedi’ın niyetine bağlı değildir. Kurumun kendisini nasıl tanımladığı ile muhatabının onda ne gördüğü arasındaki mesafe, eski yöntemlerinin etkisini azaltır.
Barriss Offee’nin Jedi Tapınağı’nı bombalaması ve suçu Ahsoka’nın üzerine yıkması açık bir terör eylemidir. Fakat Dooku’da gördüğümüz ayrım burada da geçerlidir: Failin suçu, işaret ettiği yapısal sorunu kendiliğinden geçersiz kılmaz. Barriss’in Jedi Düzeni’nin savaşın parçası haline gelerek kendi ideallerinden uzaklaştığı teşhisi, seçtiği yöntemi haklı çıkarmaz; kurumun bu teşhisi yalnız failin suçuna bakarak yok sayması da körlüğünü büyütür.
Ahsoka’nın suçlanması, Konseyin bu baskı karşısında neyi koruduğunu gösterir. Konsey, kendi öğrencisini kurum içindeki korumadan çıkarır ve Cumhuriyet’in askerî yargısına teslim eder. Resmî hikâyede bunu yalnız “itibarımızı koruyalım” diye yaptıklarını söyleyen açık bir kanıt yoktur; fakat siyasal ve askerî baskının arttığı bir anda Konseyin kendi üyesini dış sisteme teslim etmeyi seçmesi, kurumun Cumhuriyet’le ilişkisini ve dış meşruiyetini ne ölçüde öncelediği sorusunu kaçınılmaz hale getirir. Ahsoka açısından sonuç nettir: en kritik anda kendi kurumu ona güvenmemiştir. Kurumsal özerklik tam da böyle anlarda sınanır.
Ahsoka’nın masumiyeti ortaya çıktığında Konsey onu geri almak ister; Ahsoka ise dönmez. Çünkü sorun yalnız yanlış sonuca varılmış olması değildir: kurum siyasi baskı altında ona güvenmemiş, aidiyet bağını koruyamamıştır. Böylece Jedi Düzeni yalnız bir üyeyi değil, eleştirel düşünebilen ve Konsey’i sorgulayabilen önemli bir iç sesini de kaybeder. Kurumlar itiraz eden üyelerini kaybettikçe kısa vadede daha uyumlu, uzun vadede daha kör hale gelebilir.
Anakin ile Jedi Konseyi arasındaki ilişki de benzer bir güven kaybıyla aşınır. Palpatine Anakin’i Konsey’e kendi temsilcisi olarak atar; Konsey onu kabul eder ama Master unvanı vermez ve ardından Palpatine’i izlemesini ister. Konsey Anakin’in yakınlıklarından kaygılanırken Anakin de kurumun kendisini sürekli sınadığını düşünür. Karşılıklı güvensizlik bilgi akışını bozar: yönetim üyeyi daha fazla test eder, üye de kuruma daha az açılır.
Jedi Konseyi Palpatine’in güç biriktirdiğini ve Sith tehdidinin merkezde olduğunu sonunda fark eder; fakat fark ettiği anda seçenekleri büyük ölçüde daralmıştır. Kurumsal körlüğün bedeli her zaman yanlış karar vermek değildir; doğru kararı verecek zamanı kaybetmek de büyük bir başarısızlıktır. Eğer bir kurum yıllarca küçük uyarıları küçümser, iç eleştiriyi duymakta zorlanır ve kendi bağımlılıklarını sorgulamazsa, gerçek tehdidi gördüğünde geriye yalnız sert ve riskli seçenekler kalabilir.
Order 66’nın böylesine hızlı uygulanabilmesi Jedi Düzeni’nin savaş düzenine ne kadar derin gömüldüğünü gösterir. Jedi’lar galaksinin dört bir yanına dağılmış generallerdir ve güvenliklerini büyük ölçüde birlikte savaştıkları klon birliklerine bağlamışlardır. Emir geldiğinde her Jedi kendi ordusunun içinde, çoğu zaman izole durumdadır. Kurum merkezi olarak güçlü görünürken operasyonel olarak dağıtılmış ve aynı askeri sisteme bağımlıdır. Palpatine’in planı bu kurumsal mimarinin zaafını kullanır.
Palpatine’in komplosu ile Jedi’ların hataları birbirinin alternatifi değildir. Komplo bilinçli bir saldırıdır; kurumun savaş aygıtına bağımlılığı ise saldırıyı kolaylaştıran koşullardan biridir. Jedi’ların yenilgisini yalnız kendi kusurlarıyla açıklamak saldırganın sorumluluğunu siler, yalnız düşmanın zekâsıyla açıklamak da kurumun öğrenebileceği hiçbir şey bırakmaz.
Türkiye’ye geçtiğimizde “devleti koruyan kurum” fikrinin kökü yalnız darbelerde değildir. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan modernleşme deneyiminde bürokrasi ve askerî kurumlar kendilerini yalnız devletin teknik memurları olarak değil, modernleşme ve devletin devamlılığının taşıyıcıları olarak da görmüşlerdir. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra bu zihniyet laiklik, ulusal birlik ve rejimin temel niteliklerini koruma misyonuyla birleşti. Burada bütün bürokrasiyi veya orduyu tek bir zihniyete indirgemek doğru olmaz; fakat Türkiye siyasal tarihinde bazı kurumların seçilmiş siyasetin üzerinde “son koruyucu” rolü üstlenebileceği fikri güçlü bir damar oluşturdu.
“Devleti koruyan seçkin kurum” fikrinin toplumsal karşılığını yalnız kurumların kendi ideolojisiyle açıklamak da yetersizdir. Türkiye’nin savaşlar, devlet çöküşü korkuları, rejim değişiklikleri ve darbelerle şekillenen tarihsel hafızası, bazı kesimlerde devletin sürekliliğini günlük siyasetin üzerinde gören bir anlayışı besledi. Bu zihniyetin savunucuları kendilerini çoğu zaman demokrasinin düşmanı değil, daha büyük ve kalıcı bir kamu yararının koruyucusu olarak gördüler. Tam da bu nedenle vesayet analizinin amacı aktörleri karikatürleştirmek değil, “koruma” iddiasının demokratik yetki sınırını nasıl aşabildiğini göstermektir.
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinde ordu, yalnız sınır güvenliğini sağlayan ve hükümet emirlerini uygulayan bir kurum olmanın ötesinde, siyasal düzenin doğru çizgide kalıp kalmadığını değerlendirme hakkını kendisinde görebilmiştir. Bir kurum kendisini seçilmiş siyasetin hakemi olarak tanımladığında demokratik meşruiyet zinciri kırılır. Çünkü ordunun görevi ülkeyi korumaktır; hangi hükümetin halk adına meşru olduğuna karar vermek değildir. “Devleti koruma” görevi “siyaseti düzeltme” yetkisine dönüştüğünde vesayet başlar.
1982 Anayasası vesayet ilişkisini yalnız askerî müdahale tehdidi olarak değil, kurumsal mimari içinde de güçlendirdi. Anayasanın ilk halinde Millî Güvenlik Kurulu kararlarının Bakanlar Kurulunca “öncelikle dikkate alınacağı” yazılıydı; kurulda askerî üyelerin ağırlığı yüksekti. 2001 anayasa değişikliğiyle Başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanı kurula eklendi, MGK kararları açıkça “tavsiye” olarak tanımlandı ve “öncelikle dikkate alınır” ifadesi “değerlendirilir” biçiminde değiştirildi. 2003’te MGK Kanunu da bu yeni çerçeveye uyarlandı ve Genel Sekreterliğin icraî yetkileri daraltıldı. Bu değişim, vesayetin bir kurumu bütünüyle yok etmeden; görev tanımını, bileşimini ve hiyerarşik konumunu değiştirerek geriletilebileceğini gösterir.
28 Şubat 1997 süreci, koruyuculuk iddiasının kurumlar arasında nasıl yayılabildiğini gösterir. Refahyol hükümeti tanklarla doğrudan devrilmedi; Millî Güvenlik Kurulu kararları, askerî baskı, bürokratik uygulamalar, üniversiteler, yüksek yargı, medya ve başka kurumların birlikte etkili olduğu uzun bir süreç yaşandı. TBMM’nin yıllar sonra yaptığı araştırmalarda da 28 Şubat’ın yalnız bir MGK toplantısından ibaret olmadığı, hak ihlalleri ve siyasi baskının birçok alana yayıldığı kayda geçirildi. Başörtüsü yasakları ve dinî kimliğin kamusal görünürlüğüne ilişkin kısıtlamalar, laikliği koruma iddiası ile temel haklar arasındaki gerilimin en görünür örnekleriydi. Dönemin aktörlerini tek boyutlu kötü karakterlere indirgemek doğru olmaz; laiklik kaygısı toplumun bir bölümünde gerçekti. Demokratik sorun, bu kaygının seçilmiş siyasetin ve bireysel hakların üzerinde kurumsal müdahaleyi meşrulaştırıp meşrulaştıramayacağıydı.
Bu müdahale biçiminde kurumlar birbirlerinin kararlarına dayanak üretir. Askerî makamın uyarısı idari işlemi, idari işlem kamusal dışlamayı, farklı kurumlardan gelen onaylar da müdahalenin olağan görünmesini besleyebilir. Vesayet bu nedenle yalnız bir kurumun hükümete emir vermesiyle kurulmaz; aynı koruyuculuk iddiasını paylaşan kurumların birbirine açtığı alanla da güçlenir.
Yüksek yargının tarihsel rolü de bu koruyucu kurum mantığından bütünüyle bağımsız değildir. Türkiye’de siyasi parti kapatma davaları uzun süre Anayasa Mahkemesi’nin siyasal sistem üzerindeki en güçlü araçlarından biri oldu. Hukuken siyasi partiler Anayasa’nın temel ilkeleriyle bağlıdır ve demokrasilerde de şiddeti veya anayasal düzenin yok edilmesini hedefleyen partilere karşı yaptırım mekanizmaları bulunabilir. Fakat yüksek yargı kendisini yalnız uyuşmazlık çözen mahkeme değil, rejimin temel niteliklerinin siyasal hakemi olarak görmeye başladığında seçimle gelen çoğunluk ile yargısal koruma arasında gerilim doğar.
2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi bu gerilimin geç dönem örneklerinden biridir. Abdullah Gül’ün aday olduğu ilk turda toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiği iddiasını Anayasa Mahkemesi kabul etti; aynı sürecin ortasında Genelkurmay’ın 27 Nisan açıklaması, ordunun kendisini siyasal tartışmanın tarafı olarak konumlandırdığını gösterdi. Mahkeme kararı ile askerî açıklama aynı tür müdahale değildir: biri anayasal denetim, diğeri askerî kurumun siyasi pozisyon alışıdır. Fakat aynı seçim çevresinde ortaya çıkmaları, seçilmiş çoğunluğun karşısına devletin başka güç merkezlerinin çıktığı algısını güçlendirdi. Burada tartışılan, 367 kararının hukuken yeniden yargılanması değil, yüksek yargı ve ordunun aynı dönemde ürettiği toplam siyasal etkinin vesayet algısını nasıl beslediğidir.
2008’de AK Parti hakkında açılan kapatma davası bu algıyı daha da güçlendirdi. Anayasa Mahkemesi’nin on bir üyesinden altısı kapatma yönünde oy verdi; nitelikli çoğunluk sağlanmadığı için parti kapatılmadı, devlet yardımının yarısından yoksun bırakıldı. İktidardaki partinin yargı kararıyla kapatılmasının ciddi bir ihtimal olarak masada bulunması, AK Parti ve destekçileri açısından seçilmiş siyasetin üzerinde bir “son hakem” bulunduğu düşüncesini besledi ve vesayet karşıtı söylemi güçlü bir siyasi meşruiyet kaynağına dönüştürdü.
2000’lerde askerî ve bürokratik vesayetin geriletilmesi talebinin güçlü demokratik meşruiyeti tam da bu tarihsel deneyimden gelir. Seçilmiş hükümetlerin askerî müdahale tehdidinden korunması, başörtüsü yasaklarının kaldırılması, sivil siyasetin karar alanının genişlemesi ve ordunun siyaset üzerindeki hakemlik rolünün sona ermesi gerçek demokratik taleplerdi. Eski düzeni “denge-denetleme vardı” diye romantize etmek bu mağduriyetleri yok saymak olur. Demokratik bir sistemin temel kuralı, hükümeti beğenmeyen seçilmemiş kurumun siyasal iktidarı değiştiremeyeceğidir.
Fakat vesayeti kaldırmak ile bütün özerk kurumları zayıflatmak aynı şey değildir. Askerî kurumun hükümet üzerinde siyasi hakem olması antidemokratiktir; bundan bağımsız mahkemenin, profesyonel bürokrasinin, üniversitenin, düzenleyici kurumun veya denetim organının yürütmeye bütünüyle bağımlı olması gerektiği sonucu çıkmaz. Vesayetçi kurum ile özerk kurum arasında önemli fark vardır. Vesayetçi kurum seçilmiş siyasetin yerine geçmeye çalışır; özerk kurum kendi sınırlı görev alanında siyasi baskıya karşı bağımsız kalmaya çalışır. Demokrasi birinciyi reddederken ikincisine ihtiyaç duyar.
Ayrımı zorlaştıran, meşru denetimin de seçilmiş iktidarın bazı kararlarını durdurabilmesidir. Bir mahkemenin hükümet aleyhine karar vermesi tek başına vesayet göstermez; denetimsiz bırakılması da demokrasiyi kendiliğinden güçlendirmez. Ölçüt, kurumun açıkça tanımlanmış görevi içinde, gerekçeli ve kendi yetkisi de denetlenebilir biçimde hareket edip etmediğidir. Özerklik bu görevi yapabilmesini, sınır ise genel siyasetin sahibi haline gelmemesini sağlar.
Kurumların hem güçlü hem sınırlı olması bu yüzden mümkündür. Güçlü mahkeme siyasi iktidarı sınırlayabilir ama kendisi de anayasa ve kanunla bağlıdır. Profesyonel ordu hükümetin günlük parti siyasetine karışmaz ama hukuka aykırı emre karşı mesleki ve hukuki sınırları vardır. Merkez bankası, üniversite veya düzenleyici kurum kendi uzmanlık alanında özerk olabilir ama seçilmiş siyasetin yerine ülkenin genel yönünü belirleyemez. Demokratik tasarımın amacı kurumları güçsüzleştirmek değil, yetki sınırlarını açık biçimde tanımlamaktır. Kurum ne devletin sahibi olmalı ne de siyasal iktidarın bürosuna dönüşmelidir.
Jedi Düzeni ile Türkiye arasındaki en dikkatli karşılaştırma tam bu noktada kurulabilir. Kendini toplumdan daha bilgili, daha erdemli veya rejimin gerçek sahibi olarak gören kurumlar kısa vadede düzeni koruduklarını düşünebilir, fakat uzun vadede kendilerine karşı güçlü demokratik tepki üretebilirler. Jedi’ların “biz biliriz” tavrı dışarıdan kibir olarak algılanır; Türkiye’de askerî ve bürokratik vesayet de geniş toplum kesimlerinde benzer biçimde “bizim yerimize karar veren elitler” duygusu yaratmıştır. Bu tepki demokratikleşme enerjisi üretebilir. Fakat tepki çok büyüdüğünde, kurumların gerçekten gerekli olan denetim işlevleri de vesayet diye reddedilebilir.
Kurumsal kibir bu yüzden denetim fikrine de zarar verebilir. Toplum özerkliği ayrıcalıkla eşitlediğinde, görevini aşan kurumu düzeltmek ile o kurumun gerekli işlevlerini ortadan kaldırmak arasındaki ayrım kaybolur. Siyasi iktidar bu tepkiyi kullanabilir; kurumun geçmiş hataları yeni güç yoğunlaşmasını haklı kılmaz, fakat ona toplumsal dayanak sağlayabilir.
Yedinci bölümün sonucu bu ayrımda toplanıyor: Demokrasiyi yalnız kötü liderler değil, kendisini eleştiremeyen iyi niyetli kurumlar da zayıflatabilir. Kurumun görevi seçilmiş siyasetin yerine geçmek değildir; fakat siyasal iktidarın emrine girmek de değildir. Sağlıklı kurum hem kendi sınırını bilir hem de gerektiğinde iktidara “hayır” diyebilecek profesyonel ve ahlaki özerkliğe sahip olur. Ahsoka güvenini kaybettiğinde kurumdan uzaklaşır; Anakin’in kopuşu ise onu başka bir otoriteye yaklaştırır. Aynı kurumsal hayal kırıklığı herkeste aynı sonucu doğurmaz. Anakin’in hikâyesinde güven arayışına kaybetme korkusu, incinmişlik ve kontrol ihtiyacı eklenir. Kurumların bıraktığı boşluğu güçlü bir kişinin sözüyle doldurmak neden bu kadar çekici hale gelir?
Bu sahne sende ne bıraktı?