Bölüm 1
Giriş — Çok Uzak Bir Galakside Demokrasi Nasıl Öldü?
Star Wars denince çoğumuzun zihninde önce bir ses belirir: Darth Vader’ın maskesinden gelen mekanik soluk, birbirine çarpan ışın kılıçları veya uzayda ilerleyen dev bir savaş gemisinin uğultusu. Gezegenleri yok edebilen Ölüm Yıldızı’nı, ona karşı savaşan küçük gemileri ve karanlık tarafa direnmeye çalışan kahramanları hatırlarız. Bu görüntülerin arasında, silahların değil konuşmaların belirleyici olduğu bir sahne vardır. Bir adam kürsüye çıkar, Cumhuriyet’in yerine İmparatorluk kurulacağını söyler ve salon onu alkışlar.
Sith’in İntikamı’nda, özgün adıyla Revenge of the Sith’te, konuşan kişi Yüksek Şansölye Palpatine’dir; yani Cumhuriyet’in yönetiminin başındaki siyasetçi. Karşısındakiler fethedilmiş bir halkın silah zoruyla toplanmış temsilcileri değil, Galaktik Senato’nun üyeleridir. Palpatine kendisini devlete saldıranların elinden kurtulmuş bir lider olarak sunar ve güvenliğin yeni bir düzen gerektirdiğini anlatır. Naboo gezegeninin eski kraliçesi, şimdi senatörü olan Padmé Amidala ise alkışlara katılmaz. Onun gördüğü, savaşın ardından gelen huzurdan başka bir şeydir: Özgürlüğün kaybı, onu koruması beklenen salonda onaylanmaktadır.
Bu sahnenin rahatsız edici yanı, baskının zor kullanmadan kurulması değildir. Aynı sırada galakside büyük bir tasfiye yaşanmaktadır. Rahatsız edici olan, şiddet ile kurumsal onayın birbirini dışlamamasıdır. Dışarıda düşman ilan edilenler öldürülürken içeride güvenlik adına yeni bir yönetim benimsenebilir. Böyle bakıldığında Star Wars’un ışın kılıçlarının altında başka bir hikâye belirir: Bir cumhuriyet, kendisini korumak için başvurduğu kararlarla kendi sonunu nasıl hazırlayabilir?
Bu soruyu izleyebilmek için filmleri ezbere bilmek gerekmiyor; fakat olayların sırasını bilmek gerekiyor. İlk gösterime giren film olan Yeni Bir Umut’ta, yani A New Hope’ta, İmparatorluk zaten vardır. Luke Skywalker, Prenses Leia ve arkadaşları kurulmuş bir baskı düzenine karşı savaşır. Daha sonra çekilen, fakat hikâyenin geçmişini anlatan ilk üç bölüm bizi İmparatorluğun öncesine götürür. Gizli Tehlike’de Cumhuriyet’in krizini, Klonların Saldırısı’nda savaşın başlangıcını, Sith’in İntikamı’nda ise rejimin dönüşümünü izleriz. Bu kitabın hareket noktası, kötülüğün yenilmesinden önce nasıl yönetim biçimi haline geldiğidir.
Galaktik Cumhuriyet, farklı gezegenleri ve yıldız sistemlerini ortak bir siyasal çatı altında buluşturan uzun ömürlü bir birliktir. Başkent Coruscant’taki Senato, bu dünyaların ortak meselelerinin görüşüldüğü yerdir. Jedi’lar da bu düzenin barış koruyucuları ve arabulucularıdır. Onları yalnız ışın kılıcı taşıyan savaşçılar olarak düşünmek eksik kalır: Güç adı verilen, canlıları birbirine bağlayan bir alanla özel ilişki kuran bu topluluk, aynı zamanda Cumhuriyet adına sorumluluk üstlenen bir kurumdur. Böylece anlatıda daha baştan üç farklı güç vardır: temsilcilerin tartıştığı meclis, yürütmenin başındaki şansölye ve kendisini barışın koruyucusu sayan Jedi Düzeni.
Gizli Tehlike’nin, yani The Phantom Menace’in başında Naboo kuşatılır. Ablukayı bir başka devletin ordusu değil, kendi savaş gemileri ve robot askerleri bulunan Ticaret Federasyonu yürütmektedir. Ticari çıkarını silahlı güçle savunan bu örgüt, bir şirketin ekonomik ağırlığının nereye kadar uzanabileceğini gösterir. Gezegeninin genç kraliçesi Padmé Amidala, yardım bulmak için Cumhuriyet’in başkentine gider. Beklentisi anlaşılırdır: Üyesi olduğu düzen, işgal karşısında onu koruyacaktır.
Senato’da ise olayın araştırılması için komisyon gönderilmesi tartışılır. Kraliçenin aciliyetiyle kurumun hareket hızı birbirinden kopmuştur. Naboo senatörü Palpatine bu boşlukta belirir; mevcut Şansölye Finis Valorum’un sorunu çözemeyeceğini söyleyerek Amidala’yı güvensizlik oyu istemeye yönlendirir. Valorum’un yerini alacak kişi sonunda kendisi olur. Burada yalnız becerikli bir siyasetçinin fırsatı değerlendirmesi yoktur. Yardım bekleyen birinin kuruma duyduğu güven, daha güçlü davranacağını vaat eden kişiye doğru kaymaktadır. Bir gezegenin korunamaması, galaksinin yönetimini değiştiren sürecin parçası olur.
Aynı filmde Tatooine adlı çöl gezegeninde Anakin Skywalker ile annesi Shmi’yi köle olarak görürüz. Burası Cumhuriyet’in etkili yönetiminin dışında, Hutt denen suç patronlarının ağırlık taşıdığı bir dünyadır. Dolayısıyla Tatooine’i sıradan bir Cumhuriyet vilayeti gibi anlatmak yanlış olur; fakat köleliğin varlığı, merkezdeki büyük düzenin erişiminin sınırını yine de gösterir. Başkentte barıştan ve hukuktan söz edilirken galaksinin başka bir köşesinde bir çocuğun özgürlüğü sahibinin kararıyla belirlenmektedir. Naboo’nun sorunu, bağlı olduğu düzenin onu koruyamamasıdır; Anakin’in sorunu ise o korumanın baştan uzağında yaşamaktır. Bu iki deneyim, Cumhuriyet’in her yerden aynı görünmediğini anlatır.
Palpatine bu çatlakların tümünü yaratmış değildir; ancak onları kullanmakla da yetinmez. Naboo’da halkının derdini anlatan saygın senatör olarak görünürken, Darth Sidious kimliğiyle işgalin arkasındaki planı yönlendirir. Sidious, Güç’ün karanlık tarafını kullanan Sith geleneğine bağlıdır. Seyirci onun iki yüzünü bilir; kendisinden yardım bekleyen insanların çoğu bilmez. Bu bilgi farkını unuttuğumuzda hikâyedeki herkesi kolayca saf ilan ederiz. Oysa Senato’da karşılarına çıkan kişi kendisini zorba olarak tanıtan biri değildir. Sorunu anlayan, kurumun neden işlemediğini açıklayan ve çözüm sözü veren bir siyasetçidir. Politik bakımdan incelenmesi gereken de onun gizli kimliğinden çok, açık kimliğiyle nasıl güven ve yetki kazandığıdır.
Naboo krizinden on yıl sonra, Attack of the Clones’ta, Cumhuriyet’ten ayrılmak isteyen sistemlerin oluşturduğu hareket büyümüştür. Başında Jedi Düzeni’nden ayrılmış eski bir usta, Kont Dooku vardır. Cumhuriyet’in nasıl korunacağı tartışılırken Senato Palpatine’e olağanüstü yetkiler verir. Şansölye bu yetkileri kullanarak Cumhuriyet ordusunu kurar; aynı genetik kaynaktan üretilmiş klon askerlerden oluşan kuvvet, Ayrılıkçıların robot ordusuyla savaşa girer. Klon Savaşları adı bu askerlerden gelir. Ordunun nasıl önceden hazırlandığı ve savaşı kimin hangi hesapla yönlendirdiği büyük hikâyenin parçalarıdır; şimdilik belirleyici olan, krizi çözmek için verilen yetkinin savaşın yönetimine dönüşmesidir.
Üç yıl süren savaşın sonunda, Sith’in İntikamı’nda, Palpatine’in iktidarı artık başlangıçtaki sınırlarına sığmaz. Jedi’ları devlete ihanetle suçlar ve 66. Emir’i, yani Order 66’yı verir. Klon birlikleri birlikte savaştıkları Jedi’lara yönelir; tasfiye galaksiye yayılır. Ardından Senato’da Cumhuriyet’in İmparatorluk olarak yeniden düzenleneceği ilan edilir. Böylece ilk filmde karşılaştığımız Naboo senatörü, üçüncü filmin sonunda imparator olur. Arada geçen zamanda yalnız unvanı değil, kendisine itiraz edebilecek kurumların gücü de değişmiştir.
Bu çizgiye sonundan bakmak kolaydır. Başlangıçta verilen her yetkiyi yaklaşan felaketin işareti sayabiliriz. Karar anında ise savaş, işgal veya ayrılma tehdidi, insanların çözülmesini beklediği gerçek bir sorundur. Palpatine’in düzenlediği bir kriz bile o krizde yaralanan veya evini kaybeden kişi için gerçektir. Bu yüzden tehditten söz eden herkesi yalancı saymak da, tehdit gerçek olduğu için istenen her yetkiyi gerekli kabul etmek de aynı derecede yetersizdir. Kitabın izleyeceği gerilim, korunma ihtiyacıyla koruyanın sınırlandırılması arasındadır.
Jedi Düzeni’nin hikâyesi bu gerilime başka bir soru ekler. Cumhuriyet’i korumak üzere yetişmiş, büyük bilgi ve yetenek sahibi bir kurum, onun içindeki dönüşümü neden durduramaz? Savaş sırasında barış koruyucularının generallere dönüşmesi, yalnız yeni bir görev almaları değildir; korudukları düzenle aralarındaki mesafeyi de değiştirir. İyi niyet, güç veya geçmişte kazanılmış saygınlık, bir kurumun yanılmaz olmasını sağlamaz. Jedi’ların başına gelenleri anlamak için hem uğradıkları saldırıya hem kendi kararlarına bakmak gerekir.
Senato’daki alkışa döndüğümüzde artık yalnız konuşmanın etkisini görmeyiz. Savaşın sonu, tehdit olarak sunulan Jedi’ların tasfiyesi ve Palpatine’in düzen vaadi aynı anda temsilcilerin önündedir. Yeni yönetim onlara özgürlükten vazgeçme çağrısı olarak değil, yaşanan felaketlerin bir daha tekrarlanmamasının güvencesi olarak sunulur. Padmé’nin dehşetiyle salonun coşkusu arasındaki mesafe, aynı kararın ne kadar farklı anlamlandırılabildiğini gösterir.
Yine de Senato’daki onayı bütün galaksinin ortak iradesi sayamayız. Alkışlayan temsilciler, susanlar, korkanlar ve itiraz edenler aynı toplumun içinde bulunabilir. Film bize herkesin ne düşündüğünü göstermez; iktidarın meşruiyet iddiasını nasıl kurduğunu gösterir. Bu ayrım gerçek siyaset için de önemlidir. Bir yönetimin destek bulması, herkesin aynı gerekçeyle destek verdiği anlamına gelmediği gibi, baskı uygulaması da hiçbir toplumsal karşılığının bulunmadığı anlamına gelmez. Destek ile zorun nasıl birlikte işlediğini açıklamadan yalnız kötü liderin niyetini anlatmış oluruz.
Bu hikâyenin ayrıntıları yalnız ana filmlerde bulunmaz. The Clone Wars adlı animasyon dizisi, Klonların Saldırısı ile Sith’in İntikamı arasındaki savaş yıllarına yerleşir. Tatooine’de çocukken tanıdığımız ve sonradan Jedi olarak yetişen Anakin’in öğrencisi Ahsoka Tano’yla burada karşılaşırız; onun deneyimleri, Jedi Düzeni’ne hem içeriden hem de giderek artan bir mesafeden bakmayı sağlar. Tales of the Jedi ise tek bir zaman diliminde ilerlemek yerine Dooku ve Ahsoka’nın hayatlarının farklı dönemlerine uğrar. Bu yapımların önemi filmlerin arasındaki boşluğu doldurmaları kadar, büyük kurumların içinde karar veren insanları göstermeleridir.
The Bad Batch, savaşın sonundan İmparatorluğun ilk dönemine geçer. Eski Cumhuriyet’in personeli ve araçları, yeni rejimde nasıl kullanılacaktır? Andor ve Rebels ise İmparatorluk kurulmuşken, ilk filmin direniş dünyasına doğru ilerleyen yılları anlatır. Cassian Andor başlangıçta hayatını kurtarmaya çalışan, sonra örgütlü mücadeleye katılan biridir. Mon Mothma, Cumhuriyet döneminden gelen bir senatördür; İmparatorluk altında bir süre açık siyasetin içinde kalırken gizlice direnişe destek verir, ardından açık muhalefete geçer. Biri düzenin gündelik baskısıyla, diğeri siyaset yapmanın daralan alanıyla karşılaşır.
Andor’un devamına yerleşen Rogue One, Ölüm Yıldızı’nın planlarını ele geçirmeye çalışan grubun hikâyesini anlatarak Yeni Bir Umut’un başlangıcına bağlanır. İmparatorluğun yenilgisinden sonraki döneme geçtiğimizdeyse The Mandalorian ve Ahsoka gibi yapımlarda Yeni Cumhuriyet’in sorunlarıyla karşılaşırız. Sonraki ana filmlerde görülen İlk Düzen, yani First Order, zaferin eski rejimden kalan bütün tehlikeleri ortadan kaldırmadığını hatırlatır. Böylece siyasi hikâye, Cumhuriyet’in çöküşünde başlamaz ve İmparator’un yenilgisinde bitmez.
Bu evrende Ölüm Yıldızı baskının en büyük görüntüsüdür; ama gündelik hayatı işleten tek aracı değildir. Andor, dev bir silahın yanında bir amirin kararının, bir dosyanın veya bir sorgunun da insan hayatını belirleyebildiğini gösterir. Büyük emrin küçük işlemlere nasıl dönüştüğüne baktığımızda iktidar daha anlaşılır hale gelir. Onu yalnız olağanüstü kötü bir kişinin iradesi değil, pek çok insanın çalıştırdığı bir düzen olarak görmeye başlarız.
Türkiye ile karşılaştırma bu noktada anlam kazanır. Galaktik bir imparatorlukla gerçek bir ülkeyi aynı ilan etmek, açıklamaya çalıştığımız farklılıkları daha baştan siler. Bir siyasetçiye Palpatine, bir kuruma Jedi demek kolaydır; fakat karşılaştırılan aktörün hangi yetkiye sahip olduğunu, hangi sınırla karşılaştığını ve kararının nasıl sonuç verdiğini söylemez. Bu kitap benzer yüzler değil, benzer işleyişler arıyor: Kurumun çözemediği sorun kişiye duyulan güveni nasıl büyütür; geçici yetki neden geri alınamaz; ekonomik güç hangi yollardan siyasi karara dönüşür?
Kurmaca bize bu soruları topluca görebileceğimiz bir mesafe sağlar, gerçek dünya hakkında kanıt sağlamaz. Palpatine’in bir krizi düzenlemiş olması, Türkiye’deki bir krizin de gizlice düzenlendiğini göstermez. Jedi’ların yanılması, gerçek hayattaki herhangi bir kuruma yöneltilen her suçlamayı doğrulamaz. Türkiye tarafında her olayın kendi bilgisine, kararına ve bağlamına ihtiyaç vardır. Benzerlik ancak bunlar ortaya konduktan sonra tartışılabilir; hikâyeye uymayan olgu dışarıda bırakılamaz.
Bu nedenle Türkiye’nin hikâyesini 2002’de başlatamayız. 12 Eylül 1980 darbesi Meclis’i ve hükümeti feshetti; 1982 Anayasası askerî yönetimin kurduğu süreç içinde hazırlandı. Seçimli siyasete dönüş, askerî vesayetin, parti kapatma rejiminin, yüksek yargının siyaset üzerindeki etkisinin ve güçlü merkezî devlet geleneğinin bir anda ortadan kalkması anlamına gelmedi. Refah Partisi’nin 1998’de, Fazilet Partisi’nin 2001’de kapatılması, devlet içindeki seçilmemiş güç merkezleriyle seçilmiş siyaset arasındaki gerilimin 2000’lerden önce de güçlü olduğunu hatırlatır.
Bu düzen herkes tarafından aynı biçimde yaşanmadı. 28 Şubat süreci ve başörtüsü yasakları muhafazakâr kesimlerde dışlanma ve temsil sorunu olarak hafızaya yerleşirken, Kürt meselesinde silahlı çatışmaya güvenlik politikaları ve ağır hak ihlalleri eşlik etti. Bu deneyimler birbirinin aynı değildir ve aynı tarihsel nedenlerden doğmamıştır; ortaklaştırılabilecek nokta daha sınırlıdır: Devletin hukuk ve güvence kapasitesi farklı yurttaş grupları tarafından çok farklı biçimlerde tecrübe edilebiliyordu. Ayrıntılı örneklere ilerleyen bölümlerde döneceğiz; giriş için önemli olan, Türkiye’nin dönüşümünü hazırlayan toplumsal hafızanın tek bir deneyimden oluşmadığını görmektir.
2001 ekonomik krizi bu geçmişin üzerine geldi. Döviz kuruna dayalı program çöktü ve dalgalı kura geçildi; ekonomik sarsıntı, yönetimin sorun çözme kapasitesini yeniden siyasetin merkezine taşıdı. 2002 seçimlerinde AK Parti tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu elde ederken, seçime giden koalisyonun üç partisi DSP, MHP ve ANAP Meclis dışında kaldı. Bu sonucu yalnız bir ideolojinin zaferi olarak okumak, eski siyasal düzene duyulan tepkiyi ve istikrar arayışını eksik bırakır; fakat bütün seçmenlerin aynı nedenle oy verdiğini varsaymak da aynı ölçüde yanıltıcıdır. Reform, temsil, ekonomik güven ve etkin yönetim beklentilerinin nasıl bir araya geldiği, kitabın Türkiye tarafında izlenecek temel sorulardan biridir.
Bu arka plan, sonraki dönemde alınan her kararı geçmişin zorunlu sonucu haline getirmez. Eski bir mağduriyet yeni bir haksızlığa izin vermez; vesayet kurumlarının yanlışları da bütün denetim mekanizmalarının gereksiz olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde bugünkü sorunları eleştirmek için 2002 öncesinde kusursuz bir demokrasi varmış gibi davranamayız. Değişim talebinin gerçek nedenlerini görmekle o talep adına kullanılan yetkileri sorgulamak birlikte mümkündür. Bu ayrım, ilerleyen bölümlerde Türkiye karşılaştırmasının en önemli frenlerinden biri olacaktır.
Karşılaştırmanın öteki sınırı, Türkiye’de siyasi rekabetin gerçek sonuçlar üretebilmesidir. 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin İstanbul ve Ankara büyükşehir belediyelerini yeniden kazanması, muhalefetin seçim yoluyla önemli yönetim yetkileri elde edebildiğini gösterir. Seçimler, belediyeler, sivil toplum, gazetecilik ve hukuki mücadele alanları hesaba katılmadan Türkiye’yi tek merkezden yönetilen yekpare bir yapı gibi anlatmak açıklayıcı olmaz. Bu alanların karşılaştığı sınırlamaları tartışmak kadar, ürettikleri karşı gücü de görmek gerekir. Bir mekanizmanın otoriter yönde işlemesiyle bütün ülkenin kurmaca İmparatorluğa dönüşmesi aynı iddia değildir.
Kullanacağımız kavramlar bu ayrımlara isim vermek içindir. Seçim ve kurumlar dururken itiraz ve denetim imkânlarının aşınmasını demokratik gerileme; yürütmenin karar alanını diğer kurumlar aleyhine genişletmesini güç biriktirme olarak tartışacağız. Bir meselenin güvenlik tehdidi diye sunularak olağan tartışmanın dışına taşınması güvenlikleştirme sorusunu açacak. Hukukun yöneticiyi sınırlamasıyla yöneticinin hukuk biçimlerini kullanarak başkalarını sınırlaması arasındaki farkı, emirlerde ve yargı süreçlerinde arayacağız. Bunlar okurun ezberlemesi gereken bir sözlük değil, gördüğü olayları birbirinden ayırmasına yardım eden araçlardır.
Şirketlerin kamu kararlarını kendi çıkarlarına bağladığı yerde devletin ele geçirilmesini, haber alanının güçlü aktörlerin denetimine girdiği yerde medyanın ele geçirilmesini konuşacağız. Siyasi rakibe yalnız yanlış düşündüğü için değil, kim olduğu için de düşman gözüyle bakılması duygusal kutuplaşmayı; baskı karşısında hakların ve rekabetin korunabilmesi demokratik direnci anlamayı gerektirecek. Ticaret Federasyonu’nun gücü, İmparatorluğun kendisini anlatma biçimi ve direnişçilerin birbirinden farklı kararları, bu kavramların her birine ayrı bir pencere açacak. Kavramın değeri hikâyeyi sınıflandırmasında değil, ilk bakışta kaçırdığımız ilişkiyi göstermesinde olacak.
Sonunda dönüp soracağımız soru, Palpatine’in nasıl kazandığıdır. Onun Sith olduğunu söylemek gizli kimliğini açıklar; başkalarının neden yetki verdiğini, kurumların neden karşı koyamadığını ve itirazın neden etkisiz kaldığını tek başına açıklamaz. Buna karşılık bütün sorumluluğu bozulmuş sisteme yüklemek de aldığı kararları ve yarattığı yıkımı görünmez kılar. Liderin iradesiyle onu mümkün kılan koşulları birlikte düşünmek zorundayız. Ne her şey tek kişinin eseridir ne de kişiler koşulların sorumsuz taşıyıcılarıdır.
Türkiye için de soru açık kalıyor: Son çeyrek yüzyılın dönüşümünü Erdoğan’ın siyasi iradesiyle ne ölçüde açıklayabiliriz; daha eski kurumların, krizlerin, korkuların, mağduriyetlerin ve toplumsal taleplerin bu dönüşümdeki payı nedir? Bu sorunun cevabı bir karakter eşleştirmesinde bulunamaz. Önce gücün üzerinde yükseldiği zemini görmek gerekir. Galakside de işe Palpatine’in imparatorluk ilanından değil, kendisine çözüm umuduyla bakılmasını mümkün kılan Cumhuriyet’ten başlayacağız.
Bu sahne sende ne bıraktı?