Bölüm 2
Cumhuriyet Nasıl Çürür?
Bir siyasal düzenin çöküşünü anlatırken en kolay yapılan hata, hikâyeyi çöküşün başladığı yerden başlatmaktır. Galaktik Cumhuriyet’e yalnız The Phantom Menace’teki yorgun Senato, Ticaret Federasyonu’nun küstahlığı ve Palpatine’in sinsiliği üzerinden baktığımızda, sanki baştan beri çalışmayan, yıkılmayı hak etmiş bir rejim görürüz. Oysa Cumhuriyet bin yılı aşkın süre boyunca galaksinin çok büyük bir bölümünü tek bir siyasal çatı altında tutabilmiş, gezegenler arasında diplomasi ve ortak hukuk düzeni kurmuş, ticaret yollarının güvenliğini sağlamış, yerel ihtilafların büyük savaşlara dönüşmesini çoğu zaman engellemiş bir sistemdir. Senato’nun varlığı yalnız dekor değildir; birbirinden kültürel, ekonomik ve hatta biyolojik olarak tamamen farklı dünyaların aynı siyasal mekânda konuşabilmesini sağlayan olağanüstü bir temsil fikridir. Jedi Düzeni de uzun dönem boyunca bu yapının ordusu değil, anlaşmazlıkları yatıştıran, krizlerde arabuluculuk yapan ve Cumhuriyet’in her yere sürekli asker göndermeden düzen kurabilmesini mümkün kılan bir barış gücü gibi davranmıştır. Çürümenin ne olduğunu anlayabilmek için önce çürüyen şeyin bir zamanlar işe yaradığını kabul etmek gerekir. Başarısızlığın büyüklüğü, tam da geçmişteki başarının büyüklüğünden doğar.
Cumhuriyet’in uzun ömrünü açıklayan şey yalnız büyüklüğü değil, uzun süre boyunca farklı dünyalara aynı anda hem ortaklık hem özerklik sunabilmiş olmasıdır. Her gezegen Coruscant’ın doğrudan yönetilen bir ilçesi değildir; yerel yönetimler, kültürler ve ekonomik düzenler büyük ölçüde yaşamaya devam ederken Senato ortak meselelerin pazarlık alanını oluşturur. Bu esneklik, binlerce dünyayı sürekli zor kullanmadan aynı siyasal çatı altında tutabilmenin ön koşuludur. Jedi’ların çoğu zaman arabulucu olarak devreye girmesi de bu mantığın parçasıdır: Cumhuriyet her anlaşmazlığı askerî emirle çözmek yerine müzakereyi tercih eder. Bu nedenle daha sonra ortaya çıkacak merkezileşme eğilimi, yalnız yönetim tekniğinde değişiklik değildir; Cumhuriyet’in yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlayan siyasal mantığın değişmesidir. Çürüme bir anda “demokrasi yok oldu” diye görünmez. Önce ortak kuralların eşit işlemediği, bazı bölgelerin sistemden daha az yararlandığı ve sorunların çözümünün giderek daha zorlaştığı hissi büyür. Meşruiyet, seçimlerden önce bu günlük deneyimde aşınmaya başlar.
Coruscant bu başarının anıtı gibidir. Galaksinin siyasal başkenti, Senato’nun, Jedi Tapınağı’nın, diplomasinin ve büyük ekonomik ağların merkezidir. Gökyüzünü bile göremeyecek kadar katman katman büyümüş kent, Cumhuriyet’in kapasitesini sergilerken aynı zamanda onun kör noktasını da üretir. Galaksi Coruscant’tan bakıldığında bir harita, bir komite gündemi, bir temsil listesi ve diplomatik dosyalar bütünü haline gelir. Fakat haritada aynı renge boyanmış olmak, devletin her yerde aynı ölçüde hissedildiği anlamına gelmez. Core Worlds, Mid Rim ve Outer Rim arasındaki mesafe yalnız astronomik değildir; devlet kapasitesinin, zenginliğin, güvenliğin ve merkezin ilgisinin dağılımında da görülür. Cumhuriyet kendisini bütün galaksinin ortak düzeni olarak düşünürken dış halkalardaki birçok dünyada yurttaşın gündelik deneyimi bunun çok uzağındadır. Bir devlet başkentinde çok güçlü, sınırlarında çok zayıf olabilir. Daha tehlikelisi, başkentteki seçkinler kendi güçlerini bütün ülkenin deneyimi sanmaya başladığında bu farkı görmezden gelebilir.
Merkezin çevredeki memnuniyetsizliği çoğu zaman ancak kriz çıktığında fark etmesi, bu kopuşu derinleştirir. Coruscant’a ulaşan raporlar, senatörler ve diplomatik kanallar gerçeğin yalnız bir bölümünü taşır; başkentte sistemin çalıştığı düşünülürken dış halkalarda terk edilmişlik duygusu büyüyebilir. Ekonomik baskı, güvenlik boşluğu ve temsil eksikliği üst üste geldiğinde coğrafi uzaklık siyasal yabancılaşmaya dönüşür. Ayrılıkçı hareketin daha sonra bulacağı toplumsal zemin, bu birikimin üzerine oturur.
Tatooine tam bu nedenle Cumhuriyet’in egzotik çöl gezegeninden fazlasıdır. Anakin Skywalker ve annesi Shmi, Cumhuriyet döneminde ama Cumhuriyet’in etkili egemenliğinin dışında, Huttların ve yerel suç ağlarının hâkim olduğu Mos Espa’da köledir. The Phantom Menace’ta Anakin’i keşfeden Jedi Ustası Qui-Gon Jinn, galaksinin en saygın kurumlarından birinin üyesi olduğu halde Watto üzerinde kamu otoritesine dayanan bir yetki kullanamaz; Anakin ile Shmi’nin sahibi olan bu hurda tüccarıyla yaptığı bahis sayesinde çocuğu özgürleştirir, Shmi ise geride kalır. Film, Cumhuriyet’in burada gündelik hayatı belirleyen gerçek bir otorite olmadığını özellikle hissettirir. Tatooine bu yüzden Cumhuriyet’in bir üye dünyasında kötü kamu hizmeti verdiğini değil, hukuk ve medeniyet iddiasının coğrafi ve siyasal sınırlarının hemen ötesinde köleliğin normal biçimde yaşayabildiğini gösterir. Böyle bir siyasal coğrafyada dış halkalardaki hoşnutsuzluğu yalnız Sith komplosuyla açıklamak eksik kalır; Palpatine ve Dooku gerçek kırgınlıkları yönlendirir, fakat yönlendirdikleri şey bütünüyle hayalî değildir.
Naboo krizi ise devletin var olduğu yerde bile hareket edememesinin hikâyesidir. Ticaret Federasyonu bir ticaret anlaşmazlığını askeri ablukaya, ardından işgale dönüştürdüğünde Kraliçe Amidala’nın yaptığı şey, normal bir siyasal düzende yapılması gerekenin aynısıdır: Cumhuriyet’in merkezine gider ve kendi dünyasının korunmasını ister. Senato’nun Naboo’yu savunup savunmayacağını değil, önce olayın gerçekten olup olmadığını, hangi komisyonun inceleyeceğini, kimin yetkili olduğunu ve Ticaret Federasyonu’nun itirazlarının nasıl değerlendirileceğini tartışmaya başlaması, hukuk düzeninin varlığını değil etkisizleşmesini gösterir. Demokratik rejimlerde usul, denetim ve tartışma bir kusur değildir; tersine gücün keyfî kullanılmasını önleyen şey tam olarak bunlardır. Naboo sahnesinin eleştirdiği, demokrasinin yavaşlığı değil, prosedürün sonuç üretmemenin bahanesine dönüşmesidir. Bir kurum, kendi kurallarını uyguladığı için değil, kuralların arkasına saklanarak asıl görevini yerine getiremediği için çürür.
Naboo’daki sahnenin gücü, Valorum’un elinde hiçbir araç bulunmamasından değil, sahip olduğu araçları siyasal sonuç üretecek biçimde kullanamamasından gelir. Kraliçe Amidala’nın talebi önce doğrulama, soruşturma ve komisyon tartışmasına takılır; Ticaret Federasyonu ise kendi temsilcileri üzerinden olayın çerçevesini tartışmalı hale getirir. Hukukun temel ilkelerinden biri, tek tarafın iddiasıyla karar vermemektir; fakat hukuk usulü ile siyasi iradesizlik arasındaki çizgi burada silinir. Demokratik sistemler hız uğruna usulden vazgeçtiğinde keyfîliğe, usul uğruna sonuçtan vazgeçtiğinde ise felce sürüklenebilir. Cumhuriyet’in Naboo’da başaramadığı şey bu dengeyi kurmaktır. Amidala sonunda gezegenini kurtarmak için Senato kararını beklemek yerine Naboo’ya döner ve yerel ittifak kurar. Bu, Cumhuriyet’in hukuk düzeni için ağır bir sembolik yenilgidir: Üye bir dünya, merkezî kurumların kendisini koruyacağına güvenmediği için kendi çözümünü üretmek zorunda kalır. Palpatine’in yükselişi tam da bu başarısızlığın gölgesinde gerçekleşir.
Şansölye Finis Valorum bu sistemin dramatik ama genellikle gözden kaçan figürüdür. Valorum zalim değildir, Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak istemez, Palpatine gibi gizli bir iktidar projesi yoktur. Tam tersine, düzenin içinde kalmaya çalışan, fakat lobiler, Senato blokları, bürokratik direnç ve kendi zayıflayan itibarı arasında hareket alanı giderek daralan bir yöneticidir. Onun başarısızlığı, güçlü lider talebinin her zaman kötü bir yöneticiden bıkılmasıyla doğmadığını gösterir; bazen sorun, iyi niyetli ama sonuç üretemeyen bir yönetimdir. Amidala’nın güvensizlik oyu çağrısı bu yüzden politik olarak anlaşılırdır. Naboo’da işgal sürerken “sistem çalışıyor” demek, gezegende yaşayanlar için boş bir tesellidir. Palpatine’in dehası, Valorum’un güçsüzlüğünü kendi gücünün gerekçesine çevirmesindedir. Önce mevcut yönetimin çözemediği gerçek bir kriz görünür hale gelir, ardından “bu düzeni yeniden işler hale getirecek biri” için alan açılır. Cumhuriyet’in çürümesi burada henüz otoriterlik değildir; otoriter çözümü cazip hale getiren yönetememe deneyimidir.
Senato’nun kendisi de aynı ikili karakteri taşır. Galaksinin olağanüstü çeşitliliğini temsil eden bu dev forumda bir senatörün kimin adına konuştuğu her zaman açık değildir: gezegeninin halkı, yerel hükümeti, sektörü ya da ticari ittifakları adına mı? Ticaret Federasyonu gibi ekonomik örgütlerin Senato’da temsilci bulundurabilmesi, siyasal temsil ile ekonomik çıkar arasındaki sınırın ne kadar geçirgenleştiğini gösterir. Bazı yurttaşlar seslerini merkeze duyuramazken dev ekonomik örgütler yalnız kulis kapılarında değil, sistemin içinde kurumsal söz sahibidir. Naboo’nun kraliçesi bizzat geldiğinde bile harekete geçemeyen Senato’ya dış halkalardaki sıradan bir topluluk nasıl ulaşacaktır? Temsil krizi, salonun kalabalıklığından çok kimin konuşabildiği, kimin dinlendiği ve hangi çıkarların karar üzerinde etkili olabildiği meselesidir.
Bu noktada “yolsuzluk” kelimesi de dar kalır. Star Wars Cumhuriyeti’nin bozulmasını yalnız rüşvet alan senatörlerle anlatmak, asıl kurumsal sorunu kaçırır: Senato vardır ama krizleri çözememektedir; Cumhuriyet’in hukuk ve düzen iddiası Tatooine gibi kendi etkili egemenliğinin dışındaki alanlarda sınırına ulaşmaktadır; Jedi’lar giderek devletle özdeşleşmekte; bürokrasi kimi zaman eylemin yerine prosedür üretmektedir. Kurumlar binaları, bütçeleri ve toplantılarıyla yerinde dururken kuruluş amaçlarını yerine getirme kapasitesini kaybedebilir. Çürüme çoğu zaman tam da bu yüzden ilk bakışta görünmezdir.
Bu kurumsal zaafları yalnız Palpatine’in komplosuna bağlamak, sorunun çözümünü de tek bir kişiyi etkisizleştirmeye indirger. Oysa dış halkalardaki hoşnutsuzluk, ekonomik çıkarların nüfuzu ve karar alma güçlükleri onun yokluğunda kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Bu zemini anlatmak Palpatine’i aklamak değil, siyasal stratejisinin neden karşılık bulabildiğini anlamaktır.
Ayrılıkçı hareket de tek renkli değildir. Count Dooku’nun etrafında toplanan yapı Darth Sidious’un büyük planının içindedir ve dev şirketlerin askerî ve mali gücüyle birleşir. Fakat Cumhuriyet’ten ayrılmak isteyen binlerce sistemin hepsini kandırılmış figüranlar olarak görmek, aşağıdaki gerçek hoşnutsuzlukları siler. Bazı dünyalar ekonomik yüklerden, bazıları güvenlik boşluğundan, bazıları Coruscant’ın bürokrasisi ve büyük çıkar gruplarının etkisinden şikâyet eder. Vergi ve yükümlülüklerinin karşılığını alamadığını, kendi hayatına ilişkin kararların uzakta verildiğini düşünen topluluklar vardır. Ayrılıkçılığın tabanı ile onu kullanan liderlik aynı şey değildir; manipülasyon, gerçek yaralara tutunduğu ölçüde güç kazanır.
Dooku bu farklı şikâyetleri “Cumhuriyet artık sizi temsil etmiyor” anlatısında birleştirirken Palpatine, Ayrılıkçıların büyümesini daha güçlü bir merkez için gerekçeye dönüştürür. Aynı meşruiyet krizi, bir tarafta kopuşu, diğer tarafta merkezileşmeyi besler. Arada kurumları onarmaya çalışan reformcu seçenek sıkışır; siyaset “ya düzen ya kopuş”, “ya merkez ya kaos” gibi ikili tercihlere daralır.
Dooku bu gerilimin en ilginç kişisidir, çünkü Cumhuriyet’e yönelttiği eleştirilerin hepsi yalan değildir. Yoda tarafından yetiştirilmiş eski bir Jedi olarak sistemi içeriden tanır; Jedi Düzeni’nin körleştiğini, Cumhuriyet’in yozlaştığını ve Senato’nun büyük çıkarların etkisine girdiğini görür. Tales of the Jedi’da bu hayal kırıklığının bir anda doğmadığını, küçük adaletsizliklerin ve kurumsal kayıtsızlığın biriktiğini izleriz. Dooku’nun trajedisi yanlış sorunları görmesi değil, doğru gördüğü sorunlara giderek daha karanlık bir çözüm bulmasıdır. Darth Sidious’un öğrencisi olur, Darth Tyranus adını alır ve sonunda eleştirdiği düzeni düzeltmek yerine onu yıkacak savaşın başlıca mimarlarından birine dönüşür. Burada çok önemli bir siyasal ayrım ortaya çıkar: Bir düzenin kusurlarını doğru teşhis etmek, önerdiğiniz alternatifin doğru olduğu anlamına gelmez. “Eski sistem bozuktu” önermesi, onun yerine gelecek her sistemi otomatik olarak meşru kılmaz.
Cumhuriyet’in koruyucusu sayılan Jedi Düzeni de bu tablonun içindedir. Böylesine güçlü bir kurumun çürümeyi neden zamanında göremediği sorusu, devletin yalnız temsil ve karar organlarının değil, kendisini korumakla görevli yapılarının da sorgulanmasını gerektirir.
Cumhuriyet’in güvenlik yapısında da bir boşluk belirir. Uzun barış döneminde büyük bir merkezî ordunun bulunmaması barışçı düzenin parçasıyken Ayrılıkçı tehdit büyüdüğünde aynı özellik savunma açığına dönüşür. Artık Senato’nun karar alamaması yalnız yönetimden duyulan memnuniyetsizliği değil, korunamama korkusunu da beslemektedir.
Cumhuriyet’in bütün bu sorunları bir araya geldiğinde güçlü yürütme talebinin neden ortaya çıktığını anlamak zor değildir. Naboo yardım beklerken Senato komisyon kuruyorsa, dış halkalar Cumhuriyet’i günlük hayatlarında görmüyorsa, ekonomik örgütler siyasal sistemin içinde olağanüstü ağırlığa sahipse, Valorum kriz yönetemiyorsa ve galaksi parçalanma tehdidi altındaysa, “birinin gelip bu işi düzene sokması” fikri yalnız otoriter bir fantezi olarak görünmez. Etkinlik, hız, düzen ve istikrar demokratik toplumlarda da gerçek ihtiyaçlardır. Sorun, bu ihtiyaçların hangi araçlarla karşılanacağıdır. İşlemeyen kurumları onarmak yerine onları baypas etmek; yavaş karar almayı çözmek yerine karar yetkisini tek yerde toplamak; temsil sorununu gidermek yerine temsili etkisizleştirmek kısa vadede etkili görünebilir. Palpatine’in yükselişi, yönetemeyen demokrasilerin kendi frenlerinden şikâyet etmeye başladığında nasıl tehlikeli bir kapı açabileceğini gösterir.
Türkiye’nin son yirmi küsur yılını anlamaya çalışırken 2002 seçim gecesinden başlamak, Palpatine’in hikâyesini Şansölye olduğu gün başlatmaya benzer. O noktada çok önemli bir siyasal değişim vardır, fakat değişimi mümkün kılan gerilimler çok daha eskidir. 1980 darbesi parlamentoyu ve hükümeti ortadan kaldırdı, siyasal partileri kapattı ve devletin siyasal alan üzerindeki ağırlığını yeniden kurdu. 1982 Anayasası bu askerî ara rejimin ardından yürürlüğe girdi ve seçilmiş siyaset ile bürokratik-yargısal-askerî kurumlar arasındaki ilişkinin çerçevesini uzun süre belirledi. Sonraki yıllar demokratik seçimlerin geri dönüşüne sahne oldu, fakat askerin siyasetteki ağırlığı, parti kapatma rejimi, ifade ve örgütlenme üzerindeki sınırlamalar ve devletin bazı toplumsal kesimlerle kurduğu sert ilişki bütünüyle ortadan kalkmadı. Türkiye’nin 2000’lere taşıdığı demokrasi, sıfırdan kurulmuş liberal bir düzen değil; darbelerin, vesayetin, seçimli siyasetin ve toplumsal mücadelelerin birlikte biçimlendirdiği melez bir yapıydı.
1982 düzeninin bıraktığı miras, siyasal istikrarı ve devlet otoritesini önceleyen bir güç dağılımıydı. Yürütme güçlendirilmiş, Millî Güvenlik Kurulu anayasal sistemde yüksek ağırlık kazanmış, siyasi partiler sıkı bir denetim çerçevesine alınmıştı. Sonraki anayasa değişiklikleri ve Avrupa Birliği reformları bu yapıyı değiştirse de iki meşruiyet iddiası arasındaki gerilim sürdü: Hükümetler yönetme yetkisini sandıktan alırken bazı bürokratik ve yargısal kurumlar kendilerini Cumhuriyet’in temel niteliklerinin kalıcı koruyucusu olarak görüyordu. Seçilmiş iktidarın gerçekten yönetebilmesi talebi, bu yüzden ekonomik etkinliğin yanında devlet içinde son sözü kimin söyleyeceğiyle de ilgiliydi.
Türkiye’de merkez ile çevre arasındaki gerilim coğrafi olduğu kadar toplumsal, kültürel ve siyasal bir mesafedir. Ankara’daki devlet aklı ile ülkenin farklı bölgelerinde ve toplumsal kesimlerinde biriken deneyimler her zaman aynı olmadı. Kürt yurttaşların devletle ilişkisi, özellikle 1980’lerden itibaren silahlı çatışmanın ve olağanüstü güvenlik politikalarının gölgesinde ağır hak ihlalleriyle şekillendi. Muhafazakâr ve dindar kesimler ise başörtüsü yasakları, kamusal alandaki kısıtlamalar ve 28 Şubat döneminde yoğunlaşan müdahaleler üzerinden devletin kendilerini eşit yurttaş olarak görmediği duygusunu taşıdı. Farklı tarihsel kaynaklardan gelen bu deneyimler, merkezî devletin bütün toplumsal gruplarla eşit ve nötr ilişki kurduğu varsayımını aşındırdı. Demokratik meşruiyet yalnız sandıktan değil, insanların devlet tarafından nasıl görüldükleri ve hukuka ne ölçüde eşit erişebildikleri deneyiminden de oluşur.
Bu farkı iki somut olay yan yana koyduğumuzda daha iyi görürüz. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla Şahin, 1998’de başörtüsü nedeniyle bir sınava, derslere ve bir kursa alınmadı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi 2005’te bu müdahaleyi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından ihlal saymadı. Buna karşılık Akdivar ve Diğerleri davasında Mahkeme, Diyarbakır’ın Kelekçi köyünde başvurucuların evlerinin 1992’de güvenlik güçlerince yakılmasının özel ve aile hayatına saygı hakkını ve mülkiyet hakkını ihlal ettiğine karar verdi. Bu iki dosya aynı şeyi anlatmaz; biri hukuken ihlal bulunmayan fakat güçlü bir dışlanma deneyimine dönüşen bir yasak, diğeri ise uluslararası mahkemece ihlal olarak saptanmış ağır bir devlet müdahalesidir. Tam da bu nedenle “merkez ile çevre” tek bir mağduriyet hikâyesine indirgenemez.
1990’lar bu yapısal gerilimlerin üzerine siyasal parçalanmayı ekledi. Seçimler yapılıyor, hükümetler kuruluyor, parlamento çalışıyordu; fakat koalisyonlar sık değişiyor, parti sistemi bölünüyor, liderler arasındaki rekabet hükümetlerin ömrünü kısaltıyor ve ekonomik istikrarsızlık günlük hayatı aşındırıyordu. Yüksek enflasyon, kamu maliyesindeki sorunlar ve bankacılık sektöründeki kırılganlık, siyasetin “normal” tartışmalarını sürekli kriz yönetimine çeviriyordu. Aynı yıllar PKK ile çatışmanın ağırlaştığı, olağanüstü hal uygulamalarının sürdüğü, güvenlik bürokrasisinin siyasal ağırlığının yükseldiği bir dönemdi. 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasında bir milletvekili, bir polis yöneticisi ve uzun süredir aranan Abdullah Çatlı’nın aynı otomobilde bulunması, devlet görevlileri, siyaset ve yasa dışı yapılar arasındaki ilişkileri resmî bir Meclis araştırmasının konusu haline getirdi. Kaza tek başına bütün iddiaları kanıtlamıyordu; fakat devletin görünen kurumlarıyla görünmeyen ağları arasındaki sınır konusunda toplumda zaten var olan kuşkuları büyüttü. Bütün bu meseleler farklı kaynaklardan doğsa da yurttaşın zihninde tek bir sonuçta birleşebiliyordu: Devlet güçlü görünüyor ama ülke yönetilemiyor.
Koalisyon hükümetlerinin varlığını kendi başına bir demokratik kusur gibi okumak da yanlış olur. Birçok demokratik ülkede koalisyonlar normal yönetim biçimidir; sorun, Türkiye’de 1990’larda koalisyonların sık sık parti bölünmeleri, lider çatışmaları, ekonomik kırılganlık ve devlet içindeki başka güç merkezlerinin baskısıyla birleşmesiydi. 1991’den sonra kurulan farklı ortaklıklar seçmenlerin parçalı tercihlerini parlamentoya taşıdı, fakat aynı zamanda uzun vadeli politika üretmenin zorlaştığı algısını besledi. 1995 seçiminden sonra Refah Partisi’nin birinci parti çıkması, merkez sağın parçalanması ve hükümet kurma pazarlıklarının uzaması bu hissi daha da güçlendirdi. 1999’da kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu daha geniş bir parlamenter tabana dayanmasına rağmen 2001 ekonomik krizinin ağırlığı altında yıprandı. Dolayısıyla “koalisyon = yönetilemezlik” gibi kolay bir eşitlik kurmak yerine, koalisyonların hangi kurumsal ve ekonomik koşullarda çalışamadığını görmek gerekir. Star Wars’taki Senato için de aynı ayrım geçerlidir: Çok seslilik sorunun kendisi değildir; çok sesliliğin karar kapasitesiyle bağını kaybetmesi sorundur.
28 Şubat 1997 süreci bu çelişkiyi görünür hale getirdi. Millî Güvenlik Kurulu kararları ve sonrasındaki askerî-bürokratik baskı, seçilmiş Refahyol hükümetinin hareket alanını daralttı; başörtüsü, imam hatipler ve kamusal alanda dinin görünürlüğü rejim ve güvenlik meselesi olarak ele alındı. Refah Partisi’nin, ardından Fazilet Partisi’nin kapatılması geniş bir muhafazakâr seçmen kitlesinde siyasal rekabetin sınırlarının yalnız sandıkta çizilmediği duygusunu güçlendirdi. Seçilmiş iktidarla kendisini Cumhuriyet’in koruyucusu sayan kurumların meşruiyet iddiaları çatışıyor; bu çatışmanın bedeli yurttaşların siyasal ve gündelik hayatına yansıyordu.
Türkiye’nin temsil sorunu yalnız askerî vesayetle sınırlı değildi. 1983’ten itibaren uygulanan yüzde 10 ülke barajı, parlamentoda istikrar üretme amacıyla savunulurken seçmen iradesinin Meclis’e yansıması konusunda ağır sonuçlar doğurdu. Parti liderlerinin aday listeleri üzerindeki güçlü etkisi ve parti disiplini de milletvekillerinin seçmenleriyle parti merkezi arasındaki temsil ilişkisini sürekli tartışmalı hale getirdi. Bu sorun 2002 seçiminde çarpıcı biçimde görünür oldu: Yüksek Seçim Kurulu verilerine göre AK Parti yüzde 34,3 oyla 363 milletvekili, CHP yüzde 19,4 oyla 178 milletvekili kazanırken Meclis’e ayrıca dokuz bağımsız girdi; baraj altında kalan çok sayıda partinin oyları sandalye dağılımına yansımadı. Bu sonuç yasal ve seçim sisteminin öngördüğü bir sonuçtu, fakat temsil ile yönetilebilirlik arasındaki gerilimi çok açık biçimde ortaya koydu. Bir sistem daha az parçalı bir Meclis üretebilir, fakat bunu yaparken toplumdaki siyasal çeşitliliğin önemli bölümünü parlamentonun dışında bırakabilir.
2001 ekonomik krizi bu uzun birikimin kırılma noktası oldu. Şubat ayında finansal sistemde yaşanan sarsıntı, bankalar, kamu maliyesi, döviz kuru ve reel ekonomi üzerinde ağır sonuçlar yarattı; 22 Şubat’ta dalgalı kur rejimine geçildi, Mayıs ayında Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulamaya konuldu. İnsanlar yalnız paralarının değer kaybettiğini, işlerini veya gelirlerini kaybettiklerini görmediler; mevcut siyasal düzenin sorunları çözme kapasitesine olan güvenleri de ağır darbe aldı. Kriz, koalisyon siyasetinin, bankacılık sisteminin, kamu yönetiminin ve yerleşik partilerin meşruiyetini aynı anda aşındırdı. Bir ülkede ekonomik kriz “sistem krizi” duygusuna dönüşmeye başladığında yeni siyasi aktörlere açılan alan yalnız ideolojik değildir. “Bu ülkeyi yeniden yönetilebilir hale getireceğiz” vaadi başlı başına güçlü bir siyasi program haline gelir.
Üstelik krizden çıkış için temel ekonomik program, iktidar değişiminden önce yürürlüğe konmuştu. 2001 baharında uygulamaya giren Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması, mali disiplin ve yapısal reformlar üzerine kuruluydu; dolayısıyla 2002 sonrasındaki toparlanmanın kurumsal başlangıcı seçimden önceye uzanıyordu. Bu durum daha sonraki hükümetlerin ekonomi politikalarının etkisini ortadan kaldırmaz; yalnızca toparlanmayı tek bir tarihte başlayan, tek aktörlü bir hikâye olarak anlatmayı güçleştirir. Seçmen açısından ise reformların teknik takvimiyle krizin yarattığı güvensizlik aynı şey değildi. Yeni önlemler alınırken eski siyasi partilere duyulan güven hemen geri gelmiyordu; ekonomik çözümün başlaması, siyasi meşruiyet kaybını kendiliğinden onarmadı.
2002 seçimlerinin zemini tam olarak buydu. AK Parti’nin yükselişini yalnız muhafazakâr kimliğin seçim başarısı diye okumak, dönemin toplumsal ruhunu eksik bırakır. Parti, 28 Şubat ve vesayet deneyiminden gelen muhafazakâr mağduriyetleri taşıdığı kadar, ekonomik krizden yorgun seçmene istikrar, reform, Avrupa Birliği süreci, temiz yönetim ve etkin devlet vaadi de sunuyordu. Mevcut partilerin büyük bölümünün baraj altında kalması eski siyasal sınıfa yönelik tepkinin büyüklüğünü gösterdi. Değişim vaadinin gücü, yeni aktörün programı kadar eski düzenin biriktirdiği hayal kırıklıklarından da geliyordu.
2002 öncesini demokratik norm haline getirmek Türkiye’nin yakın tarihindeki darbeleri, seçilmiş hükümetlere müdahaleleri, parti kapatmalarını, başörtüsü yasaklarını, Kürt meselesi çevresindeki ağır hak ihlallerini ve yüksek yargı-siyaset gerilimlerini görünmez kılar. Aynı dönemlerde rekabetçi seçimler, hükümet değişimleri, sivil toplum ve medya alanında açılmalar da vardı. Demokratikleşmenin zor tarafı tam burada ortaya çıkar: askerî vesayet, parti kapatma rejimi ve seçilmemiş güç merkezlerinin keyfî etkisi geriletilirken yargısal denetim, parlamenter gözetim, bağımsız kurumlar ve meslekî bürokrasi gibi iktidarı sınırlayan meşru işlevlerin de korunması gerekir. Eski dengesizliği düzeltmek, ters yönde yeni bir dengesizlik kurmamalıdır.
Star Wars’ta Palpatine’in kullandığı zemin de bu ayrımda görünür. Senato’nun yavaşlığından onu etkisizleştirme gereğine, Valorum’un güçsüzlüğünden daha az sınırlanan bir Şansölye talebine geçilir. Başlangıçtaki sorun gerçek olsa da önerilen çözüm aynı sorunu başka biçimde büyütebilir. İşlemeyen kurumu onarmak yerine denetleme kapasitesini kaldırmak, kısa vadeli rahatlama uğruna iktidarı sınırlayacak araçlardan vazgeçmektir.
Türkiye’de de 2000’lerin ilk yıllarındaki reform enerjisini, yalnız sonradan yaşanacakların habercisi gibi okumak tarihsel gerçeği bozar. Avrupa Birliği uyum süreci, askerî vesayetin gerilemesi, bazı hak alanlarının genişlemesi ve eski devlet pratiklerine yönelik eleştiriler toplumun geniş kesimleri açısından gerçek demokratikleşme beklentileri yarattı. Aynı dönemde merkez-çevre ilişkisi değişiyor, daha önce devlet elitlerinin dışında kalan toplumsal gruplar ekonomi ve bürokraside daha görünür hale geliyordu. Bu değişim, eski merkezin bazı kesimleri için kayıp duygusu yaratırken yeni aktörler için siyasal eşitlenme olarak yaşandı. Bir rejim dönüşümünü anlamak için yalnız kazananların ne yaptığını değil, neden kazandıklarını da görmek gerekir. Eski düzenin kapıları uzun süre kapalı tutulduysa, kapıyı açma vaadi çok güçlü bir meşruiyet kaynağı olur.
Erdoğan’ın rolünü merkezî kabul etmekle Türkiye’nin bütün dönüşümünü Erdoğan’a indirgemek aynı şey değildir. Liderlerin tercihleri, ittifakları ve stratejileri süreci biçimlendirir; fakat bu tercihler 1982 Anayasası’nın bıraktığı güç mimarisi, vesayet deneyimi, merkez-çevre gerilimi, 1990’ların krizleri ve 2001’deki meşruiyet çöküşü gibi daha eski koşullar içinde yapılır. Bu zemini görmek, sorumluluğu kişiden kaldırmaz; hangi siyasal fırsatların neden etkili olduğunu açıklar.
Cumhuriyet’in hikâyesi, demokratik kurumların gerçek şikâyetlere cevap veremediğinde kendilerini zayıflatacak çözümlere nasıl alan açabildiğini gösteriyor. Türkiye için de yalnız iktidarın ne yaptığını sormak yetmez; önceki düzenin neden bu kadar çok insanı değişim istemeye ittiğini açıklamak gerekir. Bu istek tek başına sonraki dönüşümün yönünü belirlemez, fakat o dönüşümün toplumsal zeminini anlamadan güç yoğunlaşmasını açıklamak eksik kalır.
Bu zeminin önemli bir parçası da ekonomik güçtür. Naboo’da kendi ordusuyla bir gezegeni kuşatabilen Ticaret Federasyonu, Senato’daki temsilcileri ve savaşın finansmanını sağlayan bankalar aynı soruyu önümüze getirir: Para ne zaman siyaseti etkilemenin ötesine geçip siyasal düzenin kendisini biçimlendirmeye başlar?
Bu sahne sende ne bıraktı?