K Star Wars Politik Bakış Açısı
Bölüm 3

Bölüm 3

Şirketler Cumhuriyeti — Para, Ticaret ve Siyasetin Ele Geçirilmesi

Naboo’yu işgal eden güç bir devlet değil, Ticaret Federasyonu’dur: taşımacılık ağlarında devasa paya sahip, Senato’da temsil edilen ve kendi savaş gemileriyle droid ordularını kullanabilen bir ekonomik örgüt. Vergi ve ticaret anlaşmazlığının askerî ablukaya dönüşebilmesi, Cumhuriyet’in son döneminde ekonomik gücün sıradan nüfuzun ötesine geçtiğini gösterir. Zenginlik siyasal temsile, temsil askerî kapasiteye ve sonunda kamu otoritesine meydan okuyabilen ayrı bir güç merkezine dönüşmüştür.

Daha da şaşırtıcı olan, Ticaret Federasyonu’nun bu gücü Cumhuriyet’in tamamen dışında kullanmamasıdır. Federasyonun Senato’da temsilcisi vardır; Lott Dod gibi isimler, kurumun çıkarlarını Cumhuriyet’in merkezinde savunur. Böylece şirket yalnız siyasetçileri etkilemeye çalışan bir lobi değil, siyasal sistemin içinde kurumsallaşmış bir aktördür. Naboo’yu işgal eden örgütün aynı Cumhuriyet’in Senatosu’nda kendi anlatısını savunabilmesi, Star Wars’un kurduğu en çarpıcı çelişkilerden biridir. Devlet ile şirket arasındaki ilişkinin demokratik sorunu tam burada belirir: Ekonomik çıkarların temsil edilmesi normal ve hatta gereklidir; modern ekonomilerde şirketler, sendikalar, meslek örgütleri ve sivil toplum karar süreçlerini etkilemeye çalışır. Fakat ekonomik aktörün maddi gücü, sıradan yurttaşın siyasal ağırlığını ezmeye başladığında temsil eşitliği bozulur. Bazıları oyla, bazıları servetle konuşmaya başlar.

The Phantom Menace’ta Naboo işgalini yöneten Ticaret Federasyonu lideri Nute Gunray’in hikâyesi bu ekonomik dokunulmazlığın kişisel yüzüdür. İşgal başarısız olur, Gunray yakalanır ve Cumhuriyet makamlarına teslim edilir; buna rağmen siyasal-ekonomik hayattan silinmez. Bir dizi yargılamadan kurtulur, Ticaret Federasyonu’nun başındaki yerini korur ve yıllar sonra hâlâ galaktik siyasetin önemli oyuncularından biridir. Buradaki mesele Gunray’in bireysel kurnazlığından daha büyüktür. Ekonomik örgütün koruduğu nüfuz, başındaki kişinin de siyasal hayatta kalma imkânını büyütür.

Gunray’in yıllarca yerini koruyabilmesi, “büyük şirketler hukuk üstüdür” gibi kolay bir sonuca götürmemeli; Star Wars’un daha ilginç tarafı, Cumhuriyet’in kendi bağımlılıklarını göstermesidir. Ticaret Federasyonu yalnız bir suç örgütü değildir; galaksinin lojistik altyapısının önemli bölümünü taşır. Böyle bir aktörü tamamen sistem dışına atmak, ticaret ağlarını da sarsabilir. Bu durum gerçek dünyadaki “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” şirket ve bankaların yarattığı ikilemi hatırlatır. Devlet, büyük ekonomik aktörü cezalandırmak istediğinde onun büyüklüğü nedeniyle kendi ekonomisine vereceği zararı da hesaba katmak zorunda kalabilir. Böylece piyasa gücü, doğrudan hukuki ayrıcalık olmasa bile pazarlık gücüne dönüşür. Cumhuriyet’in sorunu yalnız şirketlerin güçlü olması değil, kamu düzeninin bazı temel işlevlerde onlara bağımlı hale gelmesidir.

Attack of the Clones’daki Geonosis toplantısı bu sistemin savaş ekonomisine dönüştüğü andır. Count Dooku’nun çevresinde yalnız gezegen temsilcileri bulunmaz; Ticaret Federasyonu, InterGalactic Banking Clan, Techno Union, Corporate Alliance ve Commerce Guild gibi dev ekonomik örgütlerin liderleri de vardır. Bu gruplar Ayrılıkçı harekete savaş gemileri, droid orduları ve sürekli kredi sağlar. Savaşın iki tarafında ideolojik sloganlar vardır ama savaşabilmek için fabrika, banka, lojistik, hammadde ve finans gerekir. Geonosis’te yapılan şey bu nedenle yalnız siyasi bir ittifak toplantısı değildir; galaksinin büyük sermaye sahiplerinin savaş kapasitesini bir siyasal projeye bağladığı toplantıdır. Dooku’nun ordusu gökten inmez; şirket bilançolarından, üretim hatlarından ve kredi mekanizmalarından çıkar.

Ayrılıkçı hareketin toplumsal tabanı ile onu finanse eden ekonomik çıkar ağı aynı şey değildir. Cumhuriyet’ten kopmak isteyen sistemlerin gerçek şikâyetleri, şirketlerin savaşla ilgili hesaplarına indirgenemez. Fakat Geonosis’te para ve üretim gücünü masaya koyan aktörler, hareketin hangi araçlarla ve ne ölçekte mücadele edebileceğini de belirler. Haklı bir toplumsal talebin varlığı, o talep adına yürütülen siyasetin finansmanını önemsizleştirmez; asıl soru, destek sağlayanların ne zaman hareketin yönünü belirlemeye başladığıdır.

InterGalactic Banking Clan bu etkinin finansal boyutunu görünür hale getirir. Banking Clan, Cumhuriyet’in ve galaksi ekonomisinin çalışması için kritik bir kurumdur; aynı zamanda Ayrılıkçı savaşı finanse ederken Cumhuriyet’le de iş yapmayı sürdürür. Bir bankanın savaşan taraflardan birini ideolojik olarak desteklemesinden daha önemli olan, savaşın kendisinin kredi talebini büyütmesidir. Ordu kurmak, gemi üretmek, yeni klon birlikleri satın almak ve lojistiği finanse etmek için para gerekir. Savaş uzadıkça borç büyür; borç büyüdükçe finans kuruluşlarının kararları siyasal hayatın daha büyük bölümünü belirlemeye başlar. Devlet savaşmak için bankaya ihtiyaç duyarken banka da devletin savaş kararlarından gelir elde edebilir. Böyle bir ilişkide “bankacı siyasete karışmasın” demek yetmez; siyaset zaten finansın içine girmiştir.

Senato’da bankacılık düzenlemelerinin gevşetilmesi teknik bir finansman çözümü gibi sunulur. Oysa hangi koşullarda borç bulunabileceğine karar vermek, savaşın sürdürülme imkânına da karar vermektir. Ekonomik düzenlemeyi siyasetin dışında saymak bu bağı gizler: kredi koşulları değiştiğinde kimin risk aldığı, kimin gelir elde ettiği ve hangi siyasi seçeneğin uygulanabilir kaldığı da değişir.

The Clone Wars’ta Padmé’nin yürüttüğü mücadele bu bağı görünür kılar. Cumhuriyet daha fazla klon askeri finanse etmeye çalışırken kredi kapasitesinin artırılması, bankacılık üzerindeki sınırlamaların gevşetilmesi ve yeni borçlanma imkanları gündeme gelir. Padmé Amidala ve savaş karşıtı senatörlerin itirazı yalnız “barış iyidir” düzeyinde değildir; mali sistemin savaşı kendi kendini büyüten bir makineye dönüştürmesinden korkarlar. Daha fazla asker için daha fazla borç, daha fazla borç için bankalara daha fazla hareket alanı, artan askeri kapasite için daha uzun savaş… Ekonomik sistem ile güvenlik sistemi birbirini beslemeye başladığında savaşın bitmesini isteyen siyasal aktörler, yalnız askeri kararlarla değil finansal çıkarlarla da mücadele etmek zorunda kalır.

The Clone Wars’taki Scipio krizi bu ilişkinin doruk noktasıdır. Banking Clan’ın kalbi sayılan Scipio’da, Senato’da hem gezegeni hem bankacılık çıkarlarını temsil eden Rush Clovis kurumun hesaplarının sanılandan çok daha kötü durumda olduğunu ve yöneticilerin gizli hesaplara para aktardığını ortaya çıkarır. Clovis aynı zamanda Ayrılıkçılarla gizli ilişkiler yürütmüş karmaşık bir figürdür. Yolsuzluk açığa çıkınca mevcut yönetim tasfiye edilir, Clovis kurumun başına geçer ve bankanın bağımsızlığını korumaya çalışır. Fakat Count Dooku’nun müdahalesi, Separatist saldırı ve Cumhuriyet’in karşı hamlesi krizi siyasal egemenlik meselesine dönüştürür. Clovis ölür ve nihayetinde Palpatine Banking Clan’ın denetimini ele geçirir. Finansal kriz, yürütmenin ekonomik altyapı üzerinde doğrudan güç kazanmasına dönüşür.

Scipio’da yolsuzluğun açığa çıkması, bankayı daha hesap verebilir bir kuruma dönüştürmez. Yönetimin değişmesiyle başlayan süreç, denetimin Palpatine’de toplanmasıyla biter. Buradaki ayrım, kriz içindeki bir kurumu kurtarmak ile onun kararlarını kalıcı olarak siyasi merkeze bağlamak arasındadır. İlki ikincisinin gerekçesi haline geldiğinde, hesap sorulması talebi beklenmedik biçimde yeni bir güç yoğunlaşmasına hizmet edebilir.

Palpatine savaşın finansmanını kontrol altına aldığında Cumhuriyet’in askerî kapasitesinin de musluğunu eline alır. Senato bir politikayı tartışabilir, fakat o politikanın uygulanması için gereken para başka bir merkezin kararına bağlıysa tartışmanın hareket alanı daralır. Scipio’nun önemi bu yüzden bankanın yönetiminden büyüktür: siyasi yetki ile o yetkiyi kullanılabilir kılan maddi araçlar aynı elde toplanmaktadır.

Attack of the Clones ve The Clone Wars’ta gördüğümüz Techno Union aynı mekanizmanın sanayi tarafıdır. Birliğin başındaki Wat Tambor, galaksinin güçlü teknoloji ve ağır sanayi şirketlerini temsil eder; Techno Union Separatist droid ordularının üretimine katkı sağlar ve Cumhuriyet Senatosu’nda da temsil edilir. Savaşın ölçeğini belirleyen yalnız generaller değildir; üretim kapasitesi de belirler. Fabrikaları kim işletiyor, hammaddeleri kim sağlıyor, savaş gemilerini kim üretiyor, devlet siparişlerinden kim büyüyor? Devlet savaşmaya karar verdiğinde özel sanayi yalnız kararın uygulayıcısı olmaz; savaşın sürdürülmesinin maddi şartlarını üreten aktör haline gelir.

Star Wars’un yıllar sonra Canto Bight’ta yeniden kurduğu sahne bu yüzden tanıdıktır. The Last Jedi’da eski bir First Order askeri olan Finn ile Resistance mensubu Rose, galaksinin ultra zenginlerinin eğlendiği kumar şehrine gider. İlk bakışta savaşın tam karşıtı bir dünya görürüz: casino masaları, yarış pistleri, lüks yatlar ve gösterişli hayat. Fakat Rose, servetin önemli bölümünün savaş ticaretinden geldiğini anlatır; ardından karşılarına çıkan şifre kırıcı DJ, kaçtıkları yatın sahibinin hem İmparatorluk mirasçısı First Order’a hem de ona karşı savaşan Resistance’a silah sattığını gösterir. Bu sahne “iki taraf da aynıdır” demek için değil, ekonomik çıkarların rejimlerden ve ideolojilerden daha uzun ömürlü olabileceğini göstermek için değerlidir. Cumhuriyet gider, İmparatorluk gelir, Yeni Cumhuriyet kurulur, First Order yükselir; savaş devam ettiği sürece bazı üreticiler her dönemde müşteri bulabilir.

Buradan büyük sermayenin ideolojisi var mı sorusuna geliyoruz. Ticaret Federasyonu Naboo’yu işgal eder, sonra Cumhuriyet Senatosu’nda sadakat iddiasını sürdürür; Banking Clan Ayrılıkçı savaşı finanse ederken Cumhuriyet’le iş yapar; Canto Bight’ın silah tüccarları çatışmanın iki tarafına da satış yapabilir. Bu örnekler, büyük ekonomik aktörlerin hiçbir zaman ideolojisi olmadığı anlamına gelmez. Şirket yöneticileri siyasi görüşlere, değer tercihlerine ve ittifaklara sahip olabilir. Fakat ekonomik kurumların hayatta kalma mantığı, onları farklı yönetimlerle çalışmaya zorlayabilir. Sermaye çoğu zaman rejimden daha hareketlidir; hükümet değişir, şirket uyum sağlar. Bu yüzden siyasal ekonomi yalnız “kim kimin tarafında?” sorusuyla değil, “hangi ekonomik ilişki hangi rejimde de yaşamaya devam ediyor?” sorusuyla anlaşılır.

Türkiye’ye geldiğimizde aynı soruyu daha dikkatli sormak gerekir. 2002 yalnız siyasal iktidarın değil, ekonomik seçkinlerin bileşiminin değişmeye başladığı büyük bir dönemeçtir. Türkiye’de eski büyük holdingler Cumhuriyet’in sanayileşme, ithal ikame, dışa açılma ve finansallaşma süreçlerinde uzun yıllar önemli rol oynadı. Buna karşılık 1980’lerden itibaren Anadolu kentlerinde büyüyen yeni sermaye grupları, ihracat ağları, organize sanayi bölgeleri ve muhafazakâr iş çevreleri ekonomik haritayı değiştirmeye başladı. 2000’lerde inşaat, enerji, ulaştırma ve altyapı yatırımlarının hızlanmasıyla yeni şirketler çok daha büyük ölçeğe ulaştı. Siyasi değişim böylece yalnız devlet kadrolarını değil, devletle iş yapan ekonomik aktörlerin büyüme hızını da etkileyebilecek bir sürece dönüştü. Buradaki temel soru “eski sermaye kötü, yeni sermaye iyi” ya da tam tersi değildir; siyasal iktidar değiştiğinde ekonomik fırsatların dağılımının da değişip değişmediğidir.

Bu değişim, köklü sanayi ve finans gruplarının bir gecede tasfiye edilmesi anlamına gelmedi. Eski aktörler ağırlıklarını korurken yeni şirketler de büyüdü; ortaya tek bir sermaye blokunun yerini diğerine bıraktığı basit bir tablo çıkmadı. Özelleştirmeler, teşvikler, kredi koşulları ve büyük kamu yatırımları, farklı grupların aynı ekonomi içindeki ağırlığını değiştiren araçlardı.

Devlet, modern ekonomide yalnız kural koyan hakem değildir; aynı zamanda dev bir alıcıdır. Yol, okul, hastane, savunma sistemi, yazılım, enerji tesisi, temizlik hizmeti, araç, ilaç ve binlerce başka kalem için kamu kaynakları harcanır. Bu yüzden kamu ihalesi yalnız muhasebe işlemi değildir. Kime ne kadar iş verildiği, hangi usulle rekabet edildiği, hangi alanların istisna kapsamına girdiği, ihalenin kaç teklif aldığı ve sözleşmenin daha sonra nasıl değiştiği, ekonomik gücün dağılımını etkiler. Türkiye’de 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu 2002’de kabul edildi ve şeffaflık, rekabet, eşit muamele ve kaynakların verimli kullanılması gibi ilkeleri çerçeveye yerleştirdi. Kanun aynı zamanda açık ihale, belli istekliler ve pazarlık usulleri ile çeşitli istisna ve doğrudan temin yollarını düzenledi. Yıllar içinde kanun ve istisnalar birçok kez değişti; Kamu İhale Kurumu bugün de alımları yöntem, tür ve tutar bazında raporlamaya devam ediyor.

Kamu ihalesinde yöntemin adı tek başına yolsuzluk sonucu vermez; asıl mesele istisnai usullerin ne ölçüde kullanıldığı, rekabetin ve denetimin korunup korunmadığıdır. Kamu İhale Kurumu’nun 2019 raporunda 4734 sayılı Kanun kapsamındaki alımların tutar bazında yüzde 75,84’ü açık ihale, yüzde 22,36’sı pazarlık usulüyle yapılmıştı. Pazarlık ihalelerinin kendi içinde ise dikkat çekici bir ayrım vardı: ihale adedinde 21/f yüzde 64,60 ile en büyük gruptu; buna karşılık toplam pazarlık tutarının yüzde 88,60’ı 21/b kapsamındaki alımlardan oluşuyordu. Bir yöntem çok sayıda küçük işlemde, diğeri daha az sayıda ama yüksek tutarlı işlemde ağırlık kazanabilir. Bu yüzden kamu alımlarını değerlendirirken yalnız ihale sayısına veya yalnız toplam bedele bakmak farklı hikâyeler anlatabilir.

Şeffaflığın teknolojik altyapısı da önemlidir. Kamu İhale Kurumu 2025 sonunda yaptığı duyuruda, yalnız 4734 sayılı Kanun’un 3’üncü maddesindeki istisnaların değil, ek ve geçici maddeler ile başka kanunlar uyarınca 4734 sayılı Kanun’dan istisna edilen alımların sonuç bilgilerinin de en geç on beş gün içinde EKAP üzerinden Kuruma bildirilmesi gerektiğini açıkladı. Bu tür kayıt yükümlülükleri, istisna edilmiş bir alımın denetim dışına çıkmasıyla aynı şey olmadığını hatırlatır. Ana mesele mevzuatın her ayrıntısı değil, sözleşmenin kimle, hangi yöntemle ve hangi rekabet koşullarında yapıldığının sonradan izlenebilir olmasıdır.

Büyük altyapı projelerinde klasik ihalenin yanında kamu-özel işbirliği modelleri devreye girer. Özel şirket finansman bulur, tesisi kurar ve belirli süre işletir; Türkiye bu modeli özellikle ulaştırma, enerji ve sağlıkta yoğun kullandı. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi verilerine göre 1986–2024 arasında 272 proje için sözleşme imzalandı ve toplam sözleşme değeri yaklaşık 215 milyar dolara ulaştı.

Bu model bütçeye tek yılda büyük yük bindirmeden yatırım yapılmasını ve bazı risklerin özel tarafa aktarılmasını sağlayabilir. Demokratik-ekonomik soru ise sözleşmenin sonunda riskin ve kazancın gerçekte nasıl paylaşıldığıdır: talep garantileri, kira ödemeleri, kur riski, sözleşme süresi ve yeniden müzakere koşulları kamuya hangi yükümlülükleri bırakır? KÖİ’nin siyasal önemi, tesisin yapılıp yapılmadığından çok bu uzun vadeli ilişkinin ne kadar şeffaf ve denetlenebilir olduğunda ortaya çıkar.

İstanbul Havalimanı gibi mega projeler bu ilişkinin ölçeğini gösterir. DHMİ’nin sektör raporuna göre 3 Mayıs 2013’te yapılan yap-işlet-devret ihalesinde Limak, Kolin, Cengiz, Mapa ve Kalyon ortak girişimi görevlendirildi; projede yatırım bedeli 10,247 milyar avro, 25 yıllık işletme süresi için verilen kira teklifi ise 22,152 milyar avro artı KDV olarak kayda geçti. Dünya Bankası’nın özel altyapı veri tabanı aynı projeyi kendi metodolojisiyle 35,6 milyar dolarlık yatırım taahhüdü olarak kaydetti ve bunun 2015’te gelişmekte olan ülkelerdeki özel altyapı yatırım taahhütlerinin dörtte birinden fazlasına karşılık geldiğini belirtti. Bu rakamlar aynı şeyi ölçmez; tam da bu nedenle mega projeleri tartışırken “kaç milyarlık proje?” sorusunun hangi bedeli kastettiği açıklanmalıdır. Şirketlerin kamu kaynaklarıyla ilişkisini anlamanın yolu da isim listelerinden değil, proje bazında ihale yöntemi, yatırım bedeli, kira veya garanti yükümlülüğü, ortaklık yapısı, finansman ve rekabet koşullarını birlikte okumaktan geçer.

Bankacılık bu resimde ayrı bir ağırlığa sahiptir, çünkü devletin ekonomik tercihi yalnız harcama üzerinden değil kredi üzerinden de çalışabilir. Türkiye’de kamu bankaları tarihsel olarak tarım, KOBİ, ihracat, konut ve kalkınma amaçlarında kamu politikası aracı olarak kullanıldı; bu işlev kendi başına sorun değildir. Demokratik ve ekonomik test, kredi kararlarının hangi ölçütlerle alındığı, yönetim kurullarının nasıl atandığı, riskin nasıl raporlandığı, görev zararlarının bütçeye nasıl yansıdığı ve benzer başvurulara benzer standart uygulanıp uygulanmadığıdır. Kamu politikası ile siyasi kayırmacılık arasındaki sınırı kuran şey kurumsal tasarım ve denetlenebilirliktir.

Burada “devlet ve bankalar” diye tek bir aktörden söz etmek de yanıltıcı olur. Kamu bankaları doğrudan kredi verirken, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının kanundaki temel amacı fiyat istikrarıdır; para politikası araçlarını belirler ve finansal istikrara ilişkin görevler üstlenir. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ise bankaların düzenlenmesi ve denetlenmesi için kurulmuş ayrı bir kurumdur. Dolayısıyla kredi tahsisi, para politikası ve bankacılık denetimi birbirinden farklı yetkilerdir. Siyasal ekonomi açısından asıl soru, bu ayrı kurumların kararlarının hangi kurallarla alındığı ve birbirleri üzerinde hangi denge-denetim mekanizmalarının bulunduğudur.

Bir holding neden gazete, televizyon ya da dijital haber platformu satın alır? Medya her zaman yüksek kâr üreten bir sektör olmayabilir; buna karşılık kamuoyuna erişim, marka gücü, siyasi çevrelerle temas ve diğer iş kolları açısından stratejik değer yaratabilir. Türkiye’de büyük medya gruplarının enerji, inşaat, finans veya başka sektörlerde faaliyet göstermesi yeni bir olgu değildir. Medyanın geliri ile sahibi için taşıdığı değer bu nedenle aynı şey değildir: bir yayın kuruluşu, daha geniş bir ekonomik yapının pazarlık gücüne katkıda bulunabilir. Medyayı finanse eden sermayenin nereden geldiği ve holdingin devletle hangi iş ilişkilerini yürüttüğü, sahipliği anlamanın da parçasıdır.

2018’de Doğan Grubu’nun önemli medya varlıklarının Demirören Medya’ya 916 milyon dolar bedelle satılması bu kesişimi somutlaştıran belgeli örneklerden biridir. Satış bedeli KAP’a yapılan şirket açıklamalarıyla duyuruldu. Hürriyet Gazetecilik’in daha sonra yayımlanan genel kurul bilgilendirme belgesinde ise Demirören Medya ile Ziraat Bankası arasında 6 Nisan ve 28 Eylül 2018 tarihli genel kredi sözleşmeleri bulunduğu; bu kredilerin Hürriyet’e fon aktarılmasında kullanılan 15,85 milyon dolarlık ve yaklaşık 118,85 milyon liralık anapara bölümleri için Hürriyet’in Demirören Medya lehine teminat verdiği açıklandı. Bu belge, Demirören Medya ile kamu bankası arasında kredi ve teminat ilişkisi bulunduğunu gösterir; tek başına 916 milyon dolarlık satın alma bedelinin tamamının Ziraat Bankası tarafından finanse edildiğini veya bütün finansmanın koşullarını kanıtlamaz. Buradaki önemli nokta tam da bu sınırdır: medya sahipliğinin ekonomik arka planı incelenirken satış bedeli, kredi ilişkisi, teminat ve finansman koşulları ayrı ayrı belgelenmeli; aralarındaki bağ kanıtın taşıdığından daha ileriye götürülmemelidir.

Bu örneklerde şirketin büyüklüğü tek başına siyasi ayrıcalığın kanıtı değildir. Belirleyici olan, büyümenin hangi kamu kararlarına bağlı olduğu ve aynı imkânlara rakiplerin de erişip erişemediğidir. İhale, kredi, teşvik ve ruhsat farklı işlemler olsa da aynı soruda birleşir: Devletin ekonomik gücü genel kurallarla mı dağıtılıyor, yoksa belirli aktörlerin erişimine mi bağlanıyor?

Yolsuzluk ile “state capture”, yani devletin ele geçirilmesi kavramını ayırmak da burada önemlidir. Yolsuzlukta bir kamu görevlisi mevcut kuralı ihlal ederek rüşvet alabilir veya bir şirket yasa dışı avantaj sağlayabilir. State capture tartışması ise daha derine gider: ekonomik çıkar grupları yalnız kuralı çiğnemek yerine kuralın nasıl yazılacağını, hangi kurumun nasıl çalışacağını veya hangi politikanın uygulanacağını kalıcı biçimde etkileyebilir. Dünya Bankası’nın klasik tanımı, devletin yasaları, düzenlemeleri ve karar süreçlerinin özel çıkarlar lehine gayrimeşru ve şeffaf olmayan yollarla biçimlendirilmesine odaklanır. Temel soru artık “bir memur para aldı mı?” değildir; “kurallar kimin çıkarına göre üretiliyor?” sorusudur.

State capture kavramı normal lobicilikten burada ayrılır. Şirketlerin bakanlıklarla görüşmesi, sektörlerin vergi düzenlemesini etkilemeye çalışması ya da meslek örgütlerinin yasa taslağına görüş vermesi demokratik siyasetin olağan parçalarıdır. Sorun, erişimin kapalı ve ayrıcalıklı hale gelerek bazı aktörlerin kuralları kendi lehlerine kalıcı biçimde bükebilecek güce ulaşmasıdır. Ölçüt, etkinin varlığı değil hangi kanaldan, ne kadar şeffaf ve ne kadar rekabetçi gerçekleştiğidir.

Fakat Star Wars burada önemli bir uyarı yapar: İlişkinin yönü her zaman şirketten devlete doğru değildir. Cumhuriyet’in başında Ticaret Federasyonu ve Banking Clan gibi örgütler devlet üzerinde olağanüstü nüfuza sahiptir. Sürecin sonunda ise Palpatine bankacılığı denetim altına alır, Separatist Council üyelerini Mustafar’da tasfiye ettirir ve ekonomik güç merkezlerini siyasal projesine bağımlı hale getirir. Önce şirketler devleti zorlar; sonra devlet şirketleri yutar. Nute Gunray başlangıçta kendi ordusuyla gezegen işgal edebilecek kadar güçlü görünürken, aslında Darth Sidious’un planında kullanılabilir ve sonunda gözden çıkarılabilir bir aktördür. Güç, iki taraf arasında tek yönlü akmaz.

Türkiye’de sermaye ile siyasi iktidar ilişkisini de bu karşılıklı bağımlılık üzerinden okumak daha açıklayıcıdır. Kamuya yoğun biçimde iş yapan bir şirket, devlet sayesinde büyüyebilir; fakat aynı nedenle devlete daha bağımlı hale de gelebilir. İhaleler, ruhsatlar, enerji lisansları, kredi hatları, teşvikler ve düzenleyici kararlar büyük ölçekli yatırımların kaderini belirliyorsa, şirketin siyasal iktidardan tamamen bağımsız davranma kapasitesi azalabilir. “Yakın sermaye” bu yüzden yalnız ayrıcalık meselesi değildir; bağımlılık meselesidir de. Devlet ekonomik aktörü büyütürken aynı zamanda onun hareket alanını kendi kararlarına bağlayabilir. Şirket siyasal iktidara erişim kazanır, iktidar da şirket üzerinde yeni bir kaldıraç kazanır.

Cumhuriyet’i yalnız para öldürmedi. Fakat şirketlerin Senato’daki temsili, özel orduları ve savaşın finansmanı, kamu kurumlarının yanında ayrı bir iktidar alanı yarattı. Palpatine bu alanı ortadan kaldırmaktan çok kendi projesine bağladı. Ekonomik aktörlerin Cumhuriyet karşısındaki gücü, yeni siyasi merkez karşısında bağımsız kalabilecekleri anlamına gelmedi.

Türkiye’de de ilişkiyi yalnız bir hükümete yakınlık üzerinden açıklamak yetmez. Kamuya bağımlı bir şirket büyüdükçe siyasi kararlara daha açık hale gelebilir; yeterince güçlenen bir ekonomik ağ ise farklı hükümetlerle pazarlık yapabilecek kapasite kazanabilir. Birden fazla iktidarla çalışabilmek tek başına usulsüzlük göstermez, tıpkı yalnız belirli bir dönemde büyümenin tek başına kayırmacılık kanıtı olmaması gibi. Demokratik sorun, ekonomik büyüklüğün kurallara ayrıcalıklı erişim sağlaması veya kamu kararlarının şirketleri siyasi sadakate bağımlı kılmasıyla ortaya çıkar. Para iktidarı etkilerken iktidar da paranın kimde birikeceğini belirleyebilir; denetimin görevi bu karşılıklı etkinin kapalı bir güç ortaklığına dönüşmesini önlemektir.

Palpatine’in elinde artık yalnız siyasal bir makam değil, savaşı sürdürecek kaynaklara uzanan bir güç de vardır. Fakat bu gücün tek elde toplanması, her adımda kurumların kapatılmasını gerektirmez. Senato toplanmaya ve yasalar çıkarılmaya devam ederken Cumhuriyet’in yönetim biçimi nasıl değişir?

Bu sahne sende ne bıraktı?

Metne not bırak

Alıntı kartı