Bölüm 4
Darbe Yapmadan Rejim Nasıl Değişir? — Palpatine’in Cumhuriyet’in İçinden Yükselişi
İmparatorluk, Palpatine’in Senato kürsüsünde adını koyduğu gün kurulmadı. O gün, yıllardır ilerleyen dönüşüm resmen ilan edildi. Senato toplanıyor, yasalar çıkıyor, Jedi Düzeni varlığını sürdürüyor ve Şansölye henüz “İmparator” diye anılmıyorken de gücün yeri değişiyordu. Hangi kurumun diğerini denetleyebildiği ve geçici yetkinin ne kadar geçici kaldığı, Cumhuriyet’in adından daha belirleyici hale gelmişti.
Naboo krizinde Palpatine’in kullandığı yöntem bu dönüşümün ilk işaretini verir. Palpatine Valorum’u askerle devirmez, Senato’yu dağıtmaz ya da rakibini tutuklatmaz. Amidala’yı güvensizlik önergesine yönlendirir; sistem kendi prosedürüyle liderini değiştirir ve Palpatine Yüksek Şansölye seçilir. Kendini Cumhuriyet’i ortadan kaldıracak bir devrimci olarak değil, işlemez hale gelen düzeni toparlayacak makul siyasetçi olarak sunar. Demokratik paradoks burada başlar: Düzeni dönüştürecek lider, o düzeni kurtarma vaadiyle iktidara gelebilir.
Palpatine’in başlangıçtaki siyasi meşruiyeti gerçektir. Naboo krizinin yarattığı dalga içinde senatörlerin oyuyla göreve gelir; gizli Sith kimliğini bilmeyen aktörler açısından bu olağan bir iktidar değişimidir. Kırılganlık da tam burada yatar: Meşru biçimde kazanılmış makam, daha sonra makamın sınırlarını genişletmek için kullanılabilir. Seçim ilk yetkiyi verir; sonraki yetki genişlemelerinin demokratik niteliğini kendiliğinden garanti etmez.
Bununla birlikte Palpatine ilk yıllarında sınırsız değildir. Attack of the Clones dönemine gelindiğinde Cumhuriyet ciddi bir Ayrılıkçı kriz yaşamaktadır, fakat Şansölye kendi iradesiyle dev bir merkezî ordu kuramaz. Bu, hâlâ çalışan bir fren mekanizmasıdır. Yürütme güçlü olabilir, kriz büyük olabilir, kamuoyu güvenlik talep edebilir; yine de bazı kararlar Şansölye’nin yetki alanı dışındadır. Bir siyasal düzenin gerçekten sınırlı olup olmadığını anlamanın yollarından biri budur: Liderin istediği halde tek başına yapamadığı şeyler var mı? Cumhuriyet’in o aşamasında cevap hâlâ evettir.
Bu sınır, zorla yıkılmak yerine Senato tarafından kaldırılır. Padmé Amidala saldırı tehdidi nedeniyle Coruscant’tan ayrıldığında Naboo delegasyonunun temsil görevini Jar Jar Binks üstlenir. Galaksinin kaderini belirleyen kararlardan birinin Jar Jar tarafından önerilmesi ilk bakışta Star Wars’un tuhaf ironilerinden biri gibi görünür. Oysa politik olarak son derece ciddidir. Jar Jar kötü niyetli değildir; Palpatine’in gizli planını bilmez, Cumhuriyet’i korumak istediğine inanır. Kriz büyümüş, savaş ihtimali kapıya dayanmış ve hükümetin hareket kapasitesi yetersiz görünmektedir. Jar Jar, Şansölye’ye olağanüstü yetki verilmesini önererek doğru olduğuna inandığı çözümü savunur. Demokrasiyi zayıflatabilecek mekanizmaları her zaman kötü niyetli insanlar harekete geçirmez; bazen iyi niyetli insanlar olağanüstü şartlarda daha fazla yetkiyi çözüm olarak görebilir.
Senato önergeyi kabul eder. Kimse binayı basmamıştır, senatörlerin başına silah dayanmamıştır, oylama tamamen kurumun içinde gerçekleşmiştir. Yasama organı kendi gücünün bir bölümünü yürütmeye devreder. Siyaset biliminde buna yakın süreçler executive aggrandizement, yani yürütmenin mevcut anayasal düzen içinde adım adım güç biriktirmesi kavramıyla tartışılır. Askerî darbede iktidara doğrudan el konulurken burada kurumların kendi kararları yürütmenin alanını genişletir. Yürütme önce belirli bir sorunu çözmek için istisnai yetki alır, sonra bu yetki başka alanlara genişler ve zamanla istisna yeni normalin parçası haline gelebilir.
Senato’nun kendi eliyle verdiği olağanüstü yetki, hukuki biçim ile demokratik sınırın aynı şey olmadığını gösterir. Yetkinin kapsamı, süresi, geri alınabilirliği ve kullanımından sonra hesap verilip verilmediği belirleyicidir. Palpatine’in yükselişinde sorun tek bir oylama değil, kriz için açılan yetki alanının zamanla geri çevrilememesidir.
Palpatine’in olağanüstü yetkiyi kabul ederken kullandığı dil de mekanizmanın doğasını gösterir. Yetkinin kalıcı olacağını söylemez; tam tersine krizin geçici olduğuna ve gerekli olmadığı anda bu gücü bırakacağına dair güvence verir. Yetki “tehlike geçene kadar” verilir, fakat tehlikenin ne zaman geçtiğine karar verecek olan da giderek daha fazla yetkiye sahip yürütmenin kendisi olur. Geçiciliğin takvimi belirsizse, geçici güç kolayca kalıcı kuruma dönüşebilir.
Olağanüstü yetkinin ilk büyük sonucu Cumhuriyet ordusunun resmen kurulmasıdır. Tam o sırada Obi-Wan Kenobi’nin Attack of the Clones’ta Kamino’da keşfettiği dev klon ordusu kullanıma hazırdır. Jedi Konseyi bu ordunun hazırlanışından habersizdir; ordunun siparişi, savaş çıkacağını önceden sezip gizlice klon ordusu ısmarlayan ve sonradan öldürülen Jedi Ustası Sifo-Dyas’ın adına bağlanmıştır. Yetki verildiği anda kullanılacak araç zaten hazırdır. Kurumsal sınır bir kez kaldırılınca devletin kapasitesi bir anda büyür. Yürütme yalnız yeni bir karar yetkisi kazanmaz; o kararın etkisini galaksi çapında uygulayacak devasa askerî aygıta da erişir.
Klon Savaşları boyunca bu kapasite yeni yetkilerle birleşir. Başlangıçta belirli bir krize cevap vermek için açılan alan, savaş yönetiminin sürekli araçlarına dönüşür. Senato karar almaya devam etse de gündelik yönetim giderek Şansölye’nin ofisi çevresinde örgütlenir. Bir kez kurulan merkezî aygıtın olağan denetime nasıl döndürüleceği ise belirsiz kalır.
Palpatine’in görev süresinin sona ermesi gerekirken savaş gerekçesiyle görevde kalması bu dönüşümü daha görünür hale getirir. Artık yalnız yetkinin kapsamı değil, iktidarın süresi de krizle ilişkilendirilmiştir. Bir görev süresi kâğıt üzerinde varsa fakat sürekli olağanüstü durum nedeniyle uygulanmıyorsa, o sınırın pratik anlamı giderek zayıflar. Anayasalar yalnız maddelerden oluşmaz; o maddelerin siyasi olarak gerçekten bağlayıcı olduğuna dair ortak beklenti de gerekir. Palpatine’in iktidarının tehlikeli tarafı, her sınırı bir anda kaldırması değil, sınırları istisnalar üzerinden aşındırmasıdır.
Bu süreçte Senato yok olmaz. Padmé Amidala yasa teklifleri üzerinde çalışmaya devam eder; Alderaan senatörü ve Leia’nın üvey babası Bail Organa muhalif tutumunu korur; daha sonra Rogue One ve Return of the Jedi’da İsyan’ın siyasi liderlerinden biri olarak göreceğimiz Mon Mothma giderek daha eleştirel bir çizgiye yönelir. Komisyonlar ve oylamalar sürer. İmparatorluk ilan edildikten sonra bile Senato bir süre varlığını koruyacaktır. Kurumun mevcudiyeti ile gücü arasındaki farkı anlamak için bundan daha iyi bir örnek bulmak zordur. Bir parlamento binası açık olabilir, milletvekilleri konuşabilir, yasalar çıkabilir; ama yürütmeyi gerçekten sınırlama, hesap sorma veya karar yönünü değiştirme kapasitesi azalıyorsa kurumun siyasal ağırlığı değişmiş demektir. Demokratik gerileme çoğu zaman “parlamento var mı?” sorusundan çok “parlamento ne yapabiliyor?” sorusuyla anlaşılır.
Bu devamlılık Palpatine’e de yarar. Senato yalnız muhalefetin kürsüsü değil, onun yetkilerini onaylayan meşruiyet kaynağıdır. Eski kurumların bütünüyle kaldırılması yeni düzene açık bir kopuş görüntüsü verecekken, aynı salonun yeni yetkileri kabul etmesi dönüşümü Cumhuriyet’in devamı gibi gösterebilir.
Palpatine muhaliflerini de ilk aşamada topluca tasfiye etmez. Padmé, Bail Organa ve başka senatörler sistemin içinde kalır; Şansölye zaman zaman danışır, dinler, onların bazı kaygılarını ciddiye alıyormuş görüntüsü verir. Burada kooptasyon denilen mekanizma devreye girer. Muhalifi susturmanın tek yolu onu hapsetmek değildir; masaya çağırabilir, karar süreçlerine yakın tutabilir, görüşlerini dinleyebilir ama gerçek gücü paylaşmayabilirsiniz. Böylece muhalefet sistemin meşruiyetine katkı vermeyi sürdürürken karar mekanizmasında giderek daha az etkili hale gelebilir.
Bu muhalefetin daha sonra “Delegation of 2000” diye anılacak girişimde görünür hale gelmesi de tesadüf değildir. Padmé, Bail Organa, Mon Mothma ve başka senatörler Şansölye’nin savaş boyunca genişleyen yetkilerinden rahatsız olur ve Cumhuriyet’in anayasal düzenine dönülmesini talep eden bir siyasi hat oluşturmaya başlar. Burada önemli olan, muhalefetin silahlı isyana geçmeden önce hâlâ kurumların içinde çözüm aramasıdır. Palpatine’in iktidarı mutlaklaşmadan hemen önce bile Senato içinde anayasal muhalefet vardır. Bu, Cumhuriyet’in bir gecede iki kampa ayrılmadığını gösterir. Rejim dönüşürken bazı aktörler hâlâ eski kuralları işletmeye, yürütmeyi sınırlamaya ve savaş sonrası normalleşmeyi hazırlamaya çalışır. Fakat karar gücünün merkezileşmesi arttıkça bu girişimlerin sonucu değiştirme kapasitesi giderek azalır.
Palpatine’in güç genişlemesi yalnız Senato ile de sınırlı kalmaz. Revenge of the Sith’te Anakin Skywalker’ı Jedi Konseyi’ne kendi temsilcisi olarak atamak ister. Jedi Konseyi kendi üyelerini seçen, Cumhuriyet’le yakın ilişkili ama ondan ayrı bir yapıdır. Palpatine’in temsilci atama talebi, yürütmenin artık yalnız kendisine ait kurumları değil, kendi dışında kalması gereken bir kurumsal alanı da şekillendirmeye başladığını gösterir. Güç biriktirme çoğu zaman yeni yetki maddeleri kadar atama yetkisinin genişlemesi üzerinden de gerçekleşir.
Savaşın sonuna doğru fren mekanizması nihayet sert biçimde devreye girmeye çalışır. Ayrılıkçı orduların başkomutanı General Grievous yenildiğinde savaşın ana gerekçelerinden biri ortadan kalkmaktadır ve Jedi Konseyi, Palpatine’in olağanüstü yetkileri bırakıp bırakmayacağını daha açık biçimde sorgular. Revenge of the Sith’te Jedi Konseyi’nin en kıdemli ve etkili ustalarından biri olarak gördüğümüz Mace Windu’nun diğer Jedi’larla birlikte Palpatine’i tutuklamaya gitmesi, bütün sürecin en tartışmalı anayasal anıdır. Yürütme sınırları aşmışsa ve seçilmiş olmayan bir kurum rejimi koruma iddiasıyla müdahale ediyorsa, bu müdahalenin meşruiyeti nereden gelir?
Ne var ki son aşamada müdahale etmek, ilk yetki devrinde sınır koymaktan çok daha zordur. Palpatine artık yalnız Senato’nun seçtiği Şansölye değil, savaşın yönetimini ve büyük bir askerî aygıtı elinde tutan merkezdir. Gündelik denetim işlemediğinde onu durdurmaya yönelik müdahale de olağan kuralların dışına taşma tehlikesiyle karşılaşır.
Palpatine’in Mace Windu’ya verdiği “I am the Senate” cevabı yıllarca birikmiş kurumsal dönüşümün sembolüdür. Başlangıçta Senato’nun bir üyesiyken onun başına seçilir, yetkisini Senato’dan alır, savaş boyunca yürütme kapasitesini büyütür ve sonunda kendi otoritesiyle Cumhuriyet’in meşru otoritesini özdeşleştirir. Replik bir karakter teşhisinden çok kurumsal sonucu anlatır: Palpatine’in en büyük siyasi zaferi Senato’yu susturmak değil, Senato’nun giderek onun üzerinden işlemeye alışmasıdır.
Mace Windu’nun müdahalesini “Jedi darbesi” ya da “anayasal savunma” diye tek kelimeyle çözmek de kolay değildir. Jedi’lar seçilmiş bir hükümet değildir; aynı zamanda Cumhuriyet’in güvenliğinde uzun süredir rol oynayan, bağımsız yetkileri ve büyük güçleri bulunan bir kurumdur. Palpatine’in Sith Lordu olduğu bilgisi, savaşın manipülasyonuna ilişkin şüpheler ve olağanüstü yetkilerin bırakılmayacağı korkusu müdahaleyi onların gözünde gerekli hale getirir. Buna karşılık siyasal iktidarın başındaki seçilmiş Şansölye’yi zorla görevden almaya kalkmaları, demokratik meşruiyet sorununu da beraberinde getirir. Bu gerilim, Cumhuriyet’in ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini gösterir: Normal frenler zamanında çalışmadığında, son frenin kendisi de anayasal krize dönüşebilir.
Mace Windu’nun ölümü Palpatine’e dönüşümü tamamlayacak son çerçeveyi sağlar. Order 66 devreye girer, Jedi’lar hain ilan edilir ve Cumhuriyet güvenlik ve istikrar adına yeniden örgütlenir. İmparatorluk ilanı başlangıç değil sonuçtur; son konuşma, daha önce değişmiş güç dağılımına yeni adını verir.
Türkiye’de yürütmenin konumundaki değişimi de tek bir tarihe indirgemek yanıltıcı olur. 2007, 2014, 2016, 2017 ve 2018 dönemeçleri, makamın seçilme biçiminden yetki yapısına uzanan bir dönüşüm oluşturur. Her adım aynı işi yapmaz; anlamları, birbirlerinin üzerine nasıl eklendiklerinde ortaya çıkar.
2007’deki anayasa değişikliği bu hattın ilk önemli aşamasıdır. 21 Ekim 2007’de halkoyuna sunulan değişiklikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kabul edildi. Bu, demokratik açıdan kendi başına sorunlu bir yöntem değildir; birçok demokratik rejimde devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir. Fakat Türkiye o sırada parlamenter sistem mantığı içinde çalışıyordu ve Cumhurbaşkanı daha önce TBMM tarafından seçiliyordu. Doğrudan seçim, Cumhurbaşkanına Meclis’ten bağımsız ve doğrudan seçmenden gelen ayrı bir meşruiyet kaynağı kazandırdı. Yetkilerin metni hemen kökten değişmedi, ama kurumun siyasi ağırlığını değiştirebilecek yeni bir zemin oluştu.
Bu tercih, Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşanan siyasi ve anayasal krize cevap olarak doğdu. Başlangıçtaki çözüm devlet başkanını kimin seçeceğiyle ilgiliydi; başbakanlığı kaldırmıyor, yürütmeyi tek başına Cumhurbaşkanına vermiyordu. Fakat parlamenter yapıya doğrudan halk tarafından seçilen bir makam eklenmesi, sonraki yıllarda yetki ile siyasi ağırlık arasındaki gerilimin zeminini hazırladı.
2014’te Recep Tayyip Erdoğan doğrudan halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı olduğunda bu potansiyel somutlaştı. Parlamenter sistemin anayasal çerçevesi hâlâ yürürlükteydi; Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu hükümetin merkezindeydi. Buna karşılık Cumhurbaşkanı artık milyonlarca seçmenin doğrudan oyuyla geliyordu. Bu iki meşruiyet kaynağı arasında yeni bir gerilim oluştu: Başbakan parlamentodaki çoğunluğun hükümet başkanıydı, Cumhurbaşkanı ise doğrudan seçilmiş devlet başkanıydı. Yetki maddeleri tamamen değişmeden bile siyasal ağırlık değişebilir; çünkü seçilmiş liderin sahip olduğu demokratik meşruiyet, kâğıt üzerindeki yetki sınırlarının nasıl kullanılacağını etkileyebilir.
Bu nedenle 2014–2017 arasındaki gerilim yalnız iki siyasetçinin ilişkisine indirgenemez. Başbakan Meclis çoğunluğuna dayanırken Cumhurbaşkanı ayrı bir halkoyuyla seçiliyordu; bunlar aynı türden iki doğrudan seçim değildi. Bununla birlikte her iki makam da seçmen iradesine dayanarak siyasi öncelik belirleyebilirdi. Metindeki yetkilerin yanında parti liderliği, parlamento çoğunluğu ve aktörlerin siyasi ağırlığı da bu ilişkinin nasıl işleyeceğini etkiliyordu.
15 Temmuz 2016’da gerçek bir askerî darbe girişimi yaşandı; insanlar hayatını kaybetti, devlet kurumları saldırıya uğradı ve ardından olağanüstü hal ilan edildi. Uzun süredir tartışılan başkanlık tipi sisteme geçiş önerisi bu olağanüstü ortamda somut anayasa değişikliğine dönüştü. Darbe girişimi ile sonraki anayasa değişikliği aynı olay değildir, fakat dönüşümün gerçekleştiği koşulları anlamak için aralarındaki tarihsel bağ önemlidir.
16 Nisan 2017 halkoylaması Türkiye tarafındaki merkezi dönüm noktasıdır. Seçmenler 6771 sayılı anayasa değişikliği paketini yüzde 51,41 “evet”, yüzde 48,59 “hayır” oyuyla kabul etti. Anayasa değişikliği Meclis sürecinden geçti ve halkoylamasında kabul edildi. Bu kabul, oylamanın koşulları ile yeni sistemin denge ve denetim niteliği hakkındaki soruları kendiliğinden cevaplamaz. Çoğunluğun onayladığı bir değişikliğin güçler ayrılığı üzerindeki etkisi ayrıca değerlendirilebilir. Demokratik meşruiyet ile liberal-demokratik sınırlama aynı kavram değildir; çoğunluk bir değişikliği onaylayabilir ve o değişikliğin kurumlar arasındaki güç dağılımı ayrıca tartışılabilir.
2017 değişikliği somut olarak çok şey değiştirdi. Başbakanlık kaldırıldı; yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında toplandı. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların atanması Cumhurbaşkanına bağlandı. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi anayasal bir düzenleme aracı haline geldi. Cumhurbaşkanının bir siyasi partiyle ilişiğini kesme zorunluluğu kaldırıldı. TBMM ile Cumhurbaşkanlığı seçimleri aynı takvimde yapılmaya başladı. Parlamenter sistemin klasik güvenoyu ve gensoru mekanizmaları sona erdi. Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmeye devam etti.
Kararname yetkisi yeni sistemin en fazla yanlış anlaşılan unsurlarından biridir. Cumhurbaşkanı yürütme alanında kararname çıkarabilir, ancak bu yetki parlamentonun kanun yapma yetkisinin yerine geçen sınırsız bir norm koyma gücü değildir. Anayasa, kararnamenin konu sınırlarını açıkça çizer ve kanuna üstünlük tanımaz. Yine de yürütmenin örgütlenmesi, üst düzey kamu yöneticilerinin atanması ve idari yapının kurulması bakımından Cumhurbaşkanlığı makamının ağırlığı belirgin biçimde artmıştır. Buradaki demokratik denge sorusu, “kararname var mı?”dan çok “hangi alanlarda kararname, hangi alanlarda kanun, hangi alanlarda yargısal denetim ve hangi alanlarda Meclis denetimi belirleyici?” sorularıyla anlaşılabilir. Kurumsal analiz sloganı sevmez; yetkinin maddesini, sınırını ve karşı yetkiyi birlikte okumak zorundadır.
Bu düzenin destekçileri için temel kazanım, hükümetin kurulmasını ve görevde kalmasını daha öngörülebilir hale getirmekti. Türkiye 1990’larda kısa ömürlü koalisyonlar ve yönetilebilirlik sorunları yaşamıştı; iki başlı yürütme tartışmaları da parlamenter sistemde zaman zaman gerçek siyasi krizler üretmişti. Başkanlık tipi sistemin savunucuları, seçmenin yürütmeyi doğrudan belirlemesinin istikrar sağladığını, kabinenin parlamentodaki koalisyon pazarlıklarına bağlı olmamasının hızlı karar alma kapasitesini artırdığını ve seçmenin başarısız bulduğu Cumhurbaşkanını seçimde doğrudan değiştirebildiğini ileri sürdüler. Bu argümanların varlığı, sistem tartışmasının yalnız “daha fazla güç isteyen bir lider” anlatısına indirgenemeyeceğini gösterir.
Buna karşılık eleştiriler, yürütmenin tek merkezde toplanmasının yasamanın yürütme üzerindeki denetimini zayıflatabileceğine odaklandı. Başkanın doğrudan seçilmesi, görev süresi boyunca hangi araçlarla denetleneceği sorusunu ortadan kaldırmıyordu. Sistemin vaat ettiği istikrar ile denetim kapasitesi bu nedenle birlikte değerlendirilmeliydi: kararın hızlı alınması kadar hatalı kararın nasıl durdurulacağı veya düzeltileceği de önemliydi.
Yeni düzenin büyük bölümü 24 Haziran 2018’de birlikte yapılan Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin ardından, Cumhurbaşkanının 9 Temmuz 2018’de ant içerek göreve başlamasıyla yürürlüğe girdi. Bu tarih, 2017 referandumunda kabul edilen anayasal değişikliklerin yeni yönetim sistemine dönüştüğü andır. Hukuki karar ile bütün kurumların yeni düzene göre çalışmaya başlaması aynı tarihe denk gelmedi.
“Hızlı karar alma” bu dönüşümün merkezindeki en güçlü vaatlerden biridir. Yavaş işleyen parlamentolar, koalisyon pazarlıkları, bürokratik gecikmeler ve kriz anında çok sayıda veto noktasının bulunması seçmene verimsiz ve etkisiz görünebilir. Star Wars’ta da Senato yavaştır, kriz acildir ve Palpatine hızlı karar verebilen merkezî aktör olarak öne çıkar. Buradaki demokratik soru, etkili devlet ile sınırlı devlet arasında gerçekten zorunlu bir tercih olup olmadığıdır. Bir yönetim hem hızlı karar alıp hem güçlü denetime tabi olabilir mi? Eğer her fren yalnız “yavaşlık” olarak görülmeye başlanırsa, verimlilik adına denetim kapasitesi de aşınabilir.
2017 sonrasında TBMM ortadan kalkmadı: seçimlerle oluşur, kanun ve bütçe yapar, komisyonlar çalışır; Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru gibi araçlar sürer. Buna karşılık parlamenter sistemde hükümetin görevde kalmasını doğrudan etkileyen güvenoyu ve gensoru ilişkisi sona ermiştir. Meclisin elindeki araçların yeni yapı içinde ne kadar etkili kullanılabildiği, yasama ile yürütme arasındaki siyasi ilişkiye de bağlıdır.
Cumhurbaşkanının parti üyeliğinin mümkün hale gelmesi bu ilişkiyi doğrudan etkiler. Devlet başkanlığı, yürütme başkanlığı ve parti liderliği aynı kişide birleştiğinde, o partinin Meclis çoğunluğuna da sahip olması denetleyenlerle denetlenen arasındaki siyasi mesafeyi daraltabilir. Ayrı kurumlardaki yetkilerin aynı parti disiplini içinde kullanılması, biçimsel ayrılığın pratikte ne kadar güçlü işlediğini belirleyen unsurlardan biridir.
Burada yasallık ile güç dağılımını birbirinden ayırmak gerekir. Bir işlem Anayasa’ya uygun olabilir, referandumla kabul edilmiş olabilir ve seçimlerle meşruiyet kazanabilir; yine de demokrasi teorisi açısından güç dengesi tartışmasına açık olabilir. Tersinden de aynı şey geçerlidir: Bir düzenlemeyi siyasi olarak eleştirmek, onu hukuka aykırı ilan etmek anlamına gelmez. Palpatine örneğinin faydası burada ortaya çıkar. Olağanüstü yetkileri ilk aldığında onları çalmamış, Senato ona vermişti. Sorun yalnız yetkinin hukuki kaynağı değil, bu yetkinin sistemdeki diğer güç merkezlerini zamanla ne ölçüde etkisizleştirdiğidir.
Aynı yetkileri başka bir Cumhurbaşkanı kullansaydı ne düşünürdük? Erdoğan’ın siyasal tercihleri ve liderliği bu dönüşümün merkezî unsurlarındandır; fakat demokratik sistem açısından daha kalıcı test, aynı yetkilerin başka bir Cumhurbaşkanının elinde bulunduğu durumda ne düşüneceğimizdir. Eğer yoğun yürütme gücü yalnız desteklediğimiz lider kullandığında güvenli görünüyorsa, kurumsal güvenlik üretilmiş sayılmaz. Demokratik kurumların değeri tam tersine, sevmediğimiz, güvenmediğimiz veya siyasi olarak karşı olduğumuz biri aynı makama geldiğinde de sınırların işlemesidir. Bir sistem kişiye göre değil, en kötü ihtimale göre dayanıklı olmalıdır.
Palpatine’e döndüğümüzde ayrım daha da belirginleşir. Senato’dan aldığı yetkiyi, zamanla Senato’nun sınırlandırmakta zorlandığı bir güce dönüştürür. Sonunda “Ben Senato’yum” derken yalnız bir kuruma meydan okumaz; kendi iradesi dışında meşru karar merkezi tanımadığını ilan eder. Başlangıçta onu yetkilendiren kurumla vardığı bu ilişki, İmparatorluğun ilanından önceki dönüşümü özetler.
Türkiye’de yürütmenin güçlenmesini bu son noktayla eşitlemek ise karşılaştırmanın sınırını aşar. Meclisin, muhalefetin ve siyasal rekabetin sürmesi, hangi denetim araçlarının etkili kaldığı sorusunu canlı tutar. Üstelik seçim rekabeti gerçek sonuçlar üretmeye devam etmiştir: 2019’da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yenileme seçimini CHP adayı kazanmış, 2024 yerel seçimlerinde CHP İstanbul ve Ankara büyükşehir belediye başkanlıklarını yeniden kazanmış ve ülke genelindeki büyükşehir belediye başkanlığı oylarında AK Parti’nin önüne geçmiştir. Bu sonuçlar, Türkiye’yi seçim sonucunun iktidar dağılımını değiştiremediği kapalı bir sistem gibi anlatmanın yanlış olacağını gösterir. Ortak soru, kurumların adlarının korunup korunmadığından çok, yürütmenin kararlarını değiştirebilecek veya durdurabilecek güce sahip olup olmadıklarıdır. Aynı mekanizmayı tartışmak, iki siyasal düzenin aynı sonuca vardığını söylemek değildir.
Dördüncü bölümün temel sonucu burada ortaya çıkıyor: Bir rejimin çalışma biçiminin değişmesi için her zaman parlamentonun kapısına tankların gelmesi gerekmez. Kurumlar yerinde durabilir, seçimler yapılabilir, yasalar çıkarılabilir ve sistem hukuken işlemeye devam ederken güç dağılımı adım adım başka bir merkeze kayabilir. Rejimin adı aynı kalırken onu sınırlayan, denetleyen ve kararını değiştirebilen kurumların ağırlığı değişebilir. Yetkinin nasıl devredildiğini izlemek ise bu devre neden razı olunduğunu açıklamaya yetmez. Senatörlerin kendi karar alanlarını daraltan bir çözüme yönelmesi için ne yaşanmıştı? Savaş ve korunamama korkusu, daha önce vazgeçilmez görülen sınırları nasıl birer engele dönüştürmüştü? Gücün kurumsal yolunu anlamak, şimdi bizi o yolu açan tehdit duygusuna götürüyor.
Bu sahne sende ne bıraktı?