Bölüm 5
Korku Cumhuriyeti — Tehdit, Savaş ve İstisna Hali
Obi-Wan Kenobi Geonosis’te hazır bekleyen droid ordusunu gördüğünde Cumhuriyet’in karşısındaki tehlike bir söylenti olmaktan çıkar. Count Dooku’nun çevresinde toplanan güçlerin savaşabilecek askerleri, gemileri ve üretim kapasitesi vardır. Palpatine’in bu savaşın kurulmasındaki gizli rolü, droidlerin ateşini veya ölen insanların acısını hayalî kılmaz. Gerçek tehdit ile tehdidin siyasi amaçla üretilmesi ya da kullanılması birbirini dışlamaz. Asıl soru, tehlike karşısında kabul edilen geniş yetkilerin ne zaman ve nasıl geri alınacağıdır.
Ayrılıkçı hareketin askeri kapasitesi Geonosis’te görünür hale gelmeden önce bile Cumhuriyet’in güvenlik tartışması değişmeye başlamıştır. Military Creation Act, yani Cumhuriyet’in düzenli bir ordu kurup kurmaması meselesi Senato’da tartışılırken iki kaygı karşı karşıya gelir. Padmé Amidala ve ona yakın senatörler ordunun kurulmasının savaşı önlemek yerine savaşı kaçınılmaz hale getireceğini düşünür; karşı taraf ise Cumhuriyet’in silahlı bir rakip karşısında savunmasız kalamayacağını savunur. Bir sorun güvenlik sorunu olarak tanımlandığında, seçenekler değişir. Daha önce siyasi çözüm, müzakere, yaptırım veya diplomasi olarak görülen araçların yanına “hazırlıksız yakalanmamak” gerekçesiyle askeri kapasite eklenir. Güvenlik dilinin gücü, yalnız sert önlem istemesinde değil, sert önlemi ihtiyatlı ve sorumlu seçenek gibi gösterebilmesindedir.
Padmé’ye yönelik suikast girişimleri bu korkuyu soyut alandan çıkarıp siyasetçilerin bedenine kadar taşır. Coruscant’a gelişinde gemisi bombalanır; daha sonra yatak odasına zehirli kouhun yaratıkları gönderilir. O ana kadar “Ayrılıkçılar ne kadar tehlikeli?” diye tartışan bir siyasal sınıf, artık kendi üyelerinin hedef alınabileceğini görür. Tehdit kişiselleştiğinde güvenlik talebinin psikolojik eşiği düşer. İnsan, soyut bir risk karşısında özgürlük ve güvenlik arasında daha serinkanlı hesap yapabilir; risk kendi hayatına, ailesine veya çalışma arkadaşlarına dokunduğunda aynı dengeyi kurmak zorlaşır. Bu nedenle terörün ve siyasi şiddetin demokratik sistemler üzerindeki etkisi yalnız can kaybı değildir; karar alıcıların risk algısını değiştirmesi de en az onun kadar önemlidir.
Geonosis’te tartışma büyük ölçüde biter ve savaş başlar. Cumhuriyet’in yeni klon ordusu ile Ayrılıkçı droid güçleri açık biçimde karşı karşıya gelir. İlk çatışma Cumhuriyet açısından zafer gibi görünse de daha önemli sonuç, olağanüstü güvenlik düzeninin artık teorik olmaktan çıkmasıdır. Bir kere gerçek savaş başladığında, savaştan önce tartışmalı görünen önlemler çok daha kolay normalleşir. İnsanlar cephede askerler ölürken “neden ordu var?” diye değil “ordu neden daha güçlü değil?” diye sormaya başlayabilir. Parlamento savaşı nasıl önleyeceğini değil nasıl kazanacağını tartışır. Kriz yönetiminin dili değişir ve bununla birlikte siyasi öncelikler de değişir.
Klon Savaşları uzadıkça geçicilik unutulmaya başlar. Bu tür süreçleri anlatmak için siyaset biliminde kullanılan yararlı kavramlardan biri security ratchet, yani güvenlik mandalıdır. Mandal mekanizmasında dişli bir yöne kolayca ilerler, geri dönmesi ise zordur. Kriz sırasında yeni yetkiler, yeni kurumlar ve yeni bütçeler hızla oluşturulabilir; kriz hafiflediğinde bunların aynı hızla kaldırılması nadirdir. Çünkü yeni güvenlik kapasitesi yalnız bir kural değil, personel, bütçe, bina, kariyer, teknoloji ve idari alışkanlık üretir. Bir kez kurulduktan sonra kendi gerekçesini de üretmeye başlar. Star Wars’ta savaş uzadıkça “savaş dönemi düzeni” bir istisna olmaktan çıkar, Cumhuriyet’in normal yönetim zemini haline gelir.
The Clone Wars’un “Heroes on Both Sides” bölümü, güvenlikleştirmenin başka bir etkisini gösterir. Anakin Skywalker’ın öğrencisi olan genç Jedi Ahsoka Tano, Padmé ile birlikte Ayrılıkçıların başkentine gittiğinde karşısında yalnız savaş droidleri ve karikatür kötü adamlar bulmayı bekleyebilir. Fakat Padmé’nin eski dostu ve Ayrılıkçı Senato’nun barış yanlısı üyelerinden Mina Bonteri gibi kendi siyasi gerekçeleri, ailesi ve barış arzusu olan insanlarla karşılaşır. Ayrılıkçı Senato’da savaşın sona ermesini isteyen siyasetçiler vardır. Bu, Palpatine’in planını masumlaştırmaz ve Ayrılıkçı askeri kapasiteyi yok saymaz; yalnız “düşman” kategorisinin ne kadar heterojen olabileceğini gösterir. Güvenlik siyaseti büyük toplumsal grupları tek bir yüz haline getirdiğinde, karşı tarafın içindeki farklılıklar görünmez olur. Böylece müzakere edilebilir aktörle savaşılması gereken aktör arasındaki ayrım da giderek silinebilir.
Aynı hikâyenin devamında Dooku’nun emriyle General Grievous’un planladığı, sabotaj droidlerinin Coruscant’ın enerji dağıtım merkezine düzenlediği saldırı, korkunun parlamenter kararları nasıl değiştirdiğini çok açık biçimde gösterir. Ayrılıkçı Senato barış girişimine yaklaşırken başkentte patlamalar olur; panik yayılır ve barış önerisine duyulan güven hızla çöker. Tehdidin başkente ulaşması, savaşın uzak gezegenlerde yaşanan soyut bir mesele olmaktan çıkması anlamına gelir. Coruscant’ta yaşayan senatörler, memurlar ve yurttaşlar artık savaşın kendilerini de vurabileceğini görür. Güvenlik harcamalarını artırma, daha fazla klon üretme ve daha sert önlem alma talebi böyle bir atmosferde yalnız hükümetin propagandasıyla değil, insanların gerçek korkusuyla da beslenir.
Savaş bütçesinin siyasi öncelikleri değiştirmesi burada ayrıca önemlidir. Padmé, Bail Organa ve savaş karşıtı senatörler milyonlarca yeni klon için ayrılacak kaynağın halkın gündelik ihtiyaçlarından çekileceğini savunur. The Clone Wars’un “Pursuit of Peace” hikâyesinde Padmé, sıradan bir Coruscant sakininin ekonomik sıkıntısını Senato’ya taşıyarak savaşın toplumsal maliyetini görünür hale getirir. Burada değişen, hangi ihtiyacın ertelenebilir sayıldığıdır. Bir toplum kendini varoluşsal tehdit altında hissettiğinde eğitim, sağlık, sosyal yardım veya altyapı harcamalarının ertelenmesi daha kolay kabul edilebilir. Güvenlik bütçesinin “zorunlu”, diğer harcamaların “ertelenebilir” olduğu düşüncesi savaşın siyasal ekonomisini değiştirir.
Palpatine bu hikâyede yalnız başkalarının yarattığı krizlerden yararlanan bir siyasetçi değildir; Sith kimliğiyle savaşın kurulmasının ve sürdürülmesinin de merkezindedir. Buna rağmen savaşın içine çekilen herkes onun planını bilmez. Senatörler, askerler ve yurttaşlar yaşadıkları gerçek tehlikeye kendi gerekçeleriyle tepki verir. Komplo ile toplumsal korku böyle birleşir: gizli planın başarısı, milyonlarca insanın plana ortak olmasına değil, korku karşısında öngörülebilir tercihlere yönelmesine dayanır. Gerçek dünyaya taşınabilecek soru da her saldırının arkasında tek bir irade aramak değil, saldırıların hangi siyasi seçenekleri güçlendirdiğini incelemektir.
Bu baskı Jedi’ların görevlerini bile değiştirir. Barışı koruyan arabulucular, Cumhuriyet’in ordularına komuta etmeye başlar. Savaşın aciliyeti içinde bu geçiş, kurumun kimliğine ilişkin uzun bir tartışmadan önce pratik bir ihtiyaç olarak kabul edilir. Güvenlik mantığının etkisi buradadır: Daha önce istisna sayılacak bir görev, beklemeye tahammülü olmayan bir zorunluluk gibi görünür.
Klon Savaşları’nın sonuna yaklaşıldığında temel soru artık yalnız kimin kazanacağı değildir. Savaş sırasında kurulmuş olağanüstü düzenin ne olacağı da önemlidir. Cumhuriyet ordusu, merkezileşmiş komuta, geniş yürütme yetkileri, savaş bütçesi ve güvenlik düşüncesi üç yıl boyunca devletin normal işleyişini yeniden biçimlendirmiştir. Palpatine İmparatorluğu ilan ettiğinde yeni rejimin güvenlik aygıtı sıfırdan kurulmaz; önemli kısmı Cumhuriyet’in savaş sırasında geliştirdiği kapasitenin üzerine oturur. Rejim değişikliğinin hızı biraz da buradan gelir. Devletin savaş için inşa ettiği araçlar, savaş bittikten sonra başka amaçlara yöneltilebilir.
İstisnanın yerleşmesi yalnız kurumlarda değil, insanların olağanlık duygusunda da görülür. Sürekli askerî önlemlerle yaşayan yurttaş için denetim noktası, yeni güvenlik bütçesi veya genişleyen emir yetkisi giderek daha az açıklama gerektirir. Geçici bir uygulamanın sürdürülmesi alışılmış seçenek olurken kaldırılması ayrıca savunulması gereken bir risk gibi görünmeye başlar. Güvenlik mandalı böylece yalnız idari kapasiteyle değil, eski sınırlara dönmenin tehlikeli olabileceği düşüncesiyle de işler.
Burada önemli bir demokratik ayrım yapmak gerekir: Demokratik bir devletin olağanüstü yetki kullanması başlı başına antidemokratik değildir. Gerçek bir darbe, terör saldırısı, isyan, savaş veya büyük afet karşısında normal dönemin prosedürleri yetersiz kalabilir. Devletin yurttaşlarını ve anayasal düzeni koruma görevi vardır. Soru, olağanüstü tedbirin var olup olmayacağı değil nasıl sınırlandırılacağıdır. Tehdit somut mu, tedbir tehditle orantılı mı, süre önceden belli mi, yenilenmesi otomatik mi, yasama organı denetleyebiliyor mu, bağımsız yargı denetimi var mı, tedbir yalnız tehdidi oluşturan aktörlere mi yöneliyor yoksa siyasi alanın tamamına mı yayılıyor ve en önemlisi normal düzene dönüş için açık bir yol var mı? İstisna halinin demokratik testi bu sorulardır.
Türkiye’ye geçtiğimizde 2015–2016 döneminin güvenlik ağırlığını görmezden gelmek mümkün değildir. Çözüm sürecinin sona ermesinin ardından PKK ile çatışmalar yeniden yoğunlaştı; Güneydoğu’daki bazı şehirlerde ağır operasyonlar yaşandı. Aynı dönemde DEAŞ Suruç, Ankara Garı, Sultanahmet ve Atatürk Havalimanı dâhil ölümcül saldırılar gerçekleştirdi. Güvenlik meselesi televizyon tartışmasının ötesine geçip gündelik davranışları etkileyen gerçek bir deneyime dönüştü; korku siyasetinin neden güçlü karşılık bulabildiğini anlamak için önce bu zemini görmek gerekir.
15 Temmuz 2016 gecesi ise Türkiye doğrudan askerî darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. TBMM bombalandı, güvenlik ve iletişim kurumları hedef alındı, savaş uçakları, helikopterler, tanklar ve askerî birlikler kullanıldı. Resmî kayıtlara göre darbe girişimine karşı koyan 251 kişi hayatını kaybetti ve binlerce kişi yaralandı. Devletin darbe girişimine katılanları etkisizleştirme, yeni bir kalkışmayı önleme ve anayasal düzeni koruma görevi vardı. Demokratik değerlendirme de tam burada başlar: Gerçek ve ağır bir tehdide verilen cevabın kapsamı, süresi ve denetimi ne olmalıdır?
Darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla ülke genelinde olağanüstü hal ilan edildi; karar 21 Temmuz günü saat 01.00’den itibaren ilk aşamada doksan gün için yürürlüğe girdi. OHAL daha sonra üçer aylık dönemlerle uzatıldı ve 19 Temmuz 2018’de sona erdi. Bu iki yılda kamu personelinden güvenlik kurumlarına, eğitimden şirketlere kadar geniş bir alan olağanüstü düzenlemelerden etkilendi. İlk günlerde hızlı karar ve kurum içi güvenliği yeniden kurma ihtiyacı açıktı; siyasal soru, olağanüstü karar ritminin ve güvenlik alışkanlıklarının süre uzadıkça ne ölçüde normalleştiğidir.
OHAL sonrasında asıl süreklilik sorusu, istisna döneminde geliştirilen hangi araçların olağan hukuk içine taşındığıdır. 31 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren 7145 sayılı Kanun çeşitli kanunlarda değişiklik yaptı; örneğin valilere kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı ciddi biçimde bozduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtiler bulunduğu durumlarda, on beş günü aşmamak üzere belirli yerlere giriş ve çıkışı bazı kişiler bakımından sınırlama, belirli yer ve saatlerde dolaşma, toplanma ve araç hareketlerini düzenleme veya kısıtlama yetkileri tanındı. Anayasa Mahkemesi 2022’de bu özel düzenlemeye yönelik iptal talebini reddederken tedbirlerin şartlarının ve uygulanmasının idari yargı denetimine açık olduğunu vurguladı; aynı 7145 sayılı Kanun içindeki bazı başka hükümler hakkında ise iptal kararları verdi. Bu tablo, “OHAL bitti ama hiçbir şey değişmedi” ya da “OHAL bitti ve bütün istisna araçları ortadan kalktı” gibi iki kolay cümlenin de gerçeği eksik anlattığını gösterir. Asıl mesele hangi yetkinin olağan hukuka taşındığı, sınırının ne olduğu ve hangi denetime tabi olduğudur.
Türkiye’de bu güvenlik mandalının nasıl çalıştığını görmek için yalnız mevzuata değil idari ölçeğe de bakmak gerekir. Darbe girişiminden sonra kamu kurumları personel güvenliği, erişim, atama ve kurum içi denetim bakımından olağan dönemden çok daha sert bir güvenlik perspektifine geçti. Böyle bir refleks ilk aşamada anlaşılabilir; darbe girişiminin önemli bir kısmı doğrudan devlet kurumlarının içinden gelmişti. Fakat geniş çaplı kurumsal temizlik ve güvenlik taraması uzadıkça iki ayrı ihtiyaç ortaya çıkar: devleti yeni bir örgütlenme riskinden korumak ve aynı anda yanlış değerlendirmeleri düzeltebilecek etkili başvuru yolları kurmak. Bu ikinci ihtiyaç için 2017’de 685 sayılı KHK ile Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kuruldu. Komisyon görev süresi boyunca 127.292 başvuruyu karara bağladı; 17.960 başvuruyu kabul, 109.332 başvuruyu reddetti ve görev süresi Ocak 2023’te sona erdi. Komisyon kararlarına karşı idari yargı yolu bulunuyordu. Bu mekanizmanın kurulmuş olması bütün tartışmaları veya olası hataları kendiliğinden sona erdirmez; fakat geniş güvenlik tedbirlerinin neden ayrı bir inceleme ve düzeltme kanalına ihtiyaç duyduğunu somut biçimde gösterir.
Tehdit kategorisinin genişlemesi bu tür dönemlerin en kritik risklerinden biridir. Başlangıçta darbe girişimine doğrudan katılan silahlı failler gibi çok dar bir kategori vardır. Sonra örgütsel bağlantı, finansman, üyelik, yardım, irtibat ve iltisak gibi daha geniş kavramlar devreye girebilir; başka terör örgütleri ve devlet güvenliği sorunları da aynı idari çerçevede ele alınabilir. Her genişleme haksız değildir. Gizli hücre yapılarıyla mücadelede yalnız suç anında yakalanmış kişilere bakmak güvenlik açısından yetersiz olabilir. Fakat kategori genişledikçe tehdit oluşturmayan kişilerin tehdit sayılmasının, toplu varsayımların ve siyasal alanla güvenlik alanı arasındaki sınırın bulanıklaşması riski de büyür. Bu yüzden demokratik denetimin görevi yalnız güvenlik kurumlarına “daha az çalışın” demek değil, tehdidin tanımını açık ve itiraz edilebilir tutmaktır.
“Beka” kavramı tam bu eşikte siyasi güç kazanır. Bir mesele devletin, milletin veya ülkenin varlığıyla ilişkilendirildiğinde normal politika tartışmasının ahlaki zemini değişir; daha önce kabul edilmeyecek araçlar daha makul görünebilir. Bu dil Türkiye’de darbe hafızası, terör saldırıları, sınır ötesi savaşlar ve parçalanma korkularıyla birleştiği için karşılık bulur. Asıl demokratik sorun, güvenlik tehdidinin varlığı değil beka dilinin ekonomi, eğitim, yerel yönetim ve muhalefet gibi değiştirilebilir politika alanlarını da yutmaya başlamasıdır.
Korku kutuplaşmayı da değiştirir. Normal demokratik rekabette karşı taraf yanlış, beceriksiz veya çıkarcı görülebilir ama yine de meşru rakiptir. Güvenlik dili yoğunlaştığında rakibin siyasi hatası ile devlete yönelik tehdit arasındaki mesafe kısalabilir. Bir parti, gazeteci, aktivist veya sivil toplum örgütü “yanlış düşünüyor” kategorisinden “tehlikeli olabilir” kategorisine taşındığında siyasal tartışmanın niteliği değişir. Korku yükseldikçe meşru muhalefet ile güvenlik tehdidi arasındaki ayrımı korumak daha fazla kurumsal disiplin gerektirir.
Bu ayrım siyasal muhalefete de sorumluluk yükler. Demokratik muhalefet gerçek tehditleri küçümseyemez; iktidarın güvenlik politikasını eleştiriyorsa hem güvenliği sağlayacak hem hakları daha iyi koruyacak alternatif araçlar göstermek zorundadır. Star Wars’ta Padmé’nin zorluğu da budur: savaşa karşı çıkarken Cumhuriyet’in gerçek askerî tehdidini inkâr edemez. Güvenlik ile özgürlüğü birlikte savunabilecek inandırıcı bir siyaset kurulmadığında “yalnız biz koruyabiliriz” iddiası güçlenir.
Güvenlik olmadan toplantı, seçim ve gündelik özgürlükler fiilen kullanılamaz; sınırsız güvenlik yetkisi ise aynı hakları aşındırabilir. Bu yüzden güvenliğin başarısını yalnız bastırılan tehditle ölçmek eksik kalır. Yurttaşın korunurken hangi haklarını kullanabildiği ve devletin yanlış kararına itiraz edip edemediği de bu başarının parçasıdır.
Klon Savaşları bittiğinde Palpatine’in elinde yalnız kazanılmış bir savaş değil, savaşı sürdürmek için kurulmuş bir yönetim kapasitesi de kalır. Bu kapasitenin yeni rejime devri, geçici tedbirin kendi kendine sona ermeyeceğini gösterir. Geri dönüş, başlangıçtaki vaatten daha güçlü bir güvence ister.
Bu güvence, tedbirin gerekçesini zaman içinde yeniden sınamaktır. İlk saldırının şoku altında gerekli görülen bir önlem, aylar sonra aynı kapsamda gerekli olmayabilir. Denetimin yalnız başlangıç kararını değil, her uzatmayı ve değişen koşulları da kapsaması gerekir. Aksi halde ilk günün korkusu, sonraki bütün kararların yerine geçen sürekli bir gerekçeye dönüşür.
Korkunun asıl siyasi etkisi seçeneklerin sayısını azaltmasıdır. Bir toplum “daha güçlü güvenlik mi, daha fazla özgürlük mü?” diye tartışmadan önce “başka çaremiz var mı?” diye sormaya başladığında, merkezileşme tek uygulanabilir çözüm gibi görünebilir. Daha kısa tedbir isteyen hukukçu “mücadeleyi zorlaştırıyor”, barış görüşmesi isteyen siyasetçi “tehdidi küçümsüyor”, denetim isteyen kurum “devleti yavaşlatıyor” diye damgalanabilir. Tartışma tedbirin işe yarayıp yaramadığından itiraz edenin sadakatine kaydığında güvenlikleştirme çoğulculuğu daraltır.
Tehdidi kabul etmek, ona verilen her cevabı kabul etmeyi gerektirmez. Demokratik denetim tam da korku karşısında düşünülmesi zorlaşan seçenekleri açık tutar: daha dar yetki, daha kısa süre, etkili itiraz ve olağan düzene geri dönüş. Bunları savunmanın sadakatsizlik sayıldığı yerde güvenlik tartışması, tedbirin işe yarayıp yaramadığını sorgulama imkânını kaybeder.
Korku geniş yetkilere rıza üretebilir; fakat o yetkilerin gündelik hayatta uygulanması için emirlere, suç tanımlarına, idari işlemlere ve mahkemelere ihtiyaç vardır. Sıradaki soru, bu düzeneklerin kişiyi devlet gücüne karşı koruyup korumadığıdır. Bir kararın resmî biçimde alınmış olması, onu adil kılmaya yeter mi?
Bu sahne sende ne bıraktı?